söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Dergi/cilik: Zor Yol


Dergi/cilik: Zor Yol

İbrahim Şahin, kendisinden yaptığımız alıntıda sanki “dergi” ve “dergicilik”in ne olup olmadığını anlatıyor:
“Gelecek ise; bir belirsiz rüyadır, uçsuz bucaksız hayal iklimidir; beklentiler yelpazesinde bilerek ve isteyerek umutlandığımız.
Hayat güzergâhında; hevesler ve arzular çölünde ihtiras yangınları ile yanarken koştuğumuz bir seraptır bazen gelecek, fütursuz bir gafletle aldandığımız.”
(Berceste / Nisan 2007, 58. Sayı)

O’na göre dergicilik; “Geçmişten geleceğe atılan köprüler” kurmaktır. Bu köprülerin harcında “umutlanmak” ve “aldanmak” vardır.
Binlerce altın umutlar, bir derginin ilk tohumlarıdır. Umutsuzluk, bir derginin ölümü demektir. O ölümün sebebi, sayısız aldanışlardır.
Yok yok, yanlış yoldayım.
“Hayal iklimi”nde yaşayan bir dergi, umutlarını kucağında bulur, aldanışın demirden süvarilerinin bütün saldırılarını da savuşturur. Servetifünun dergisi, böyle dergilerin ilklerinden biridir.
“Dergi nedir?”i anlatmak kolay değil... Sözlükler de bazen insanı yanıltıyor. Dergi, yayım aracı, şimdi elinizde tuttuğunuz şey. Yazarı şairiyle, dizgicisi yönetmeniyle, sayfa yapısı ve kapağıyla bir araya getirilmiş derleme. Bana göre bal tadında bir şey...
O balın tadına alıştınız mı, tatmazsanız, ağzınızın tadı bozulur. Bazıları da sizi düpedüz açlığa mahkûm eder. Yazdığım ilk dergilerden birçoğu bugün artık çıkmıyor. Biliyor musunuz, bu yüzden yüreğimde bir yer kanıyor. Ağzımın tadı yok, düşüncem aç... “Şafak”ı, “Erciyes”i, “Adımlar”ı, “Öncü Edebiyat”ı, “Fikir ve Sanatta Hareket”i, “Hisar”ı, “Doğuş Edebiyat”ı, “Çağrı”yı, “Tarla”yı, “Töre”yi unutmam zor. Bir de “Bursa’da Zaman”ı.
“Bursa’da Zaman”, Alaaddin Korkmaz’la birlikte Bursa’da çıkardığımız bir dergi. Genç yaşımızda omuzlarımıza kondurduğumuz ağır bir yük. Keyif aldığımız bu derginin yayımını izleyicisi de çok olmasına rağmen, sürdüremedik. Aslında o günden bu güne değişen bir şey yok. Bizim dergilerimiz yalnız. Yalnız bizim dergilerimiz; hep kendi yağıyla kavrulmuş, gittikçe mum gibi eriyerek tükenmiştir.
Daha sonra “Sarızeybek”in genel yayın yönetmenliğini yaptım. Derginin hamalı bendim. İlk heyecanlarını bizimle paylaşanlar bile, zaman zaman surat astılar bana. Neden kendilerine büyük yazarlar ya da büyük şairler gibi davranmadık diye. Bazıları da bizde palazlandı, başka gökyüzlerine doğru kanat açıp çekip gittiler. Dergi yöneticisi olmak, gerçekten zor. Yönetici, yazıyorsa, kendi yazısını koyacak yer bile bulamaz; hep ötekilerini öne çıkarmaya çalışır. Çıkışında önderlik ettiğim “Beşparmak”la birlikte “Sarızeybek”, emin ellerde edebiyat dünyamızı aydınlatan parlak yıldızlar gibi ışıl ışıl şimdi. Uzun yürüyüşlerini sürdürmekteler.
Aslında dergiler, bir şehrin en göz alıcı meydanı gibidirler. O meydanlar da neler yok ki? Dergiler de böyle. Oluşturanlarının muhteşem aynasıdırlar. Düşüncelerin, duyguların, hayallerin, umutların, aldanışların paylaşıldığı bir arena; tanınma ve boy gösterme alanıdır. Bu alanda meydan okuma da var, naz da var, kırılganlık da... Ama sımsıcak yürekleriyle ortaya çıkanların toplandığı yer de göz alıcı meydanın sesi olan dergiler. Yarınlara kalacak izler, sesler... Bizi bize yansıtacak olan kültür aynaları, değil mi?
Peki, neden çıktı bu dergiler? Çıkmasalardı, olmaz mıydı?
Olmazdı.
Seçilmişler, ötekilerden farklı olanlar; duygu ve düşüncelerini başkalarıyla da paylaşmak istediler. İlkin gazetelerde aynalaşmak için kollarını sıvadılar. Ancak yazdıkları gazeteler; o şair ve yazarların “karın doyurmaz bir iş”le uğraştığı görüşünü öne çıkardılar. Siyasetin uzağında olan bu insanları kapı dışarı ettiler. Yani şimdi olduğu gibi dün de bütün gazeteler edebiyata ve edebiyatçıya kapılarını kapattılar. Bu tutum, dergileri doğurdu ve dergicilik başladı.
Dergicilik, oldukça zor bir iş. Yolların aşılması en zor olanı... Ancak zevkli bir kahır yükü! Fakat dergiler en seçkin elmaslar... Düşünce ve duygularımızın kırmızı karanfilleri. Zor yolu seçenlerin kılavuzu.
Belki siz de farkındasınızdır. Ünlü yazarlar hiçbir dergi de yazmazlar. Büyüklüklerinden(!)... Fakat nedense bazı dergilerimiz önceden de arkalı olan bu ünlü yazarlarımızla -daha çok aktüalite dergileri- zaman zaman söyleşiler yaparak onları şımartırlar. O kadar... Çünkü böylesi yazarlar ünlendikçe, aman ilk eşindiği toprak belli olmasın diye, kümeslerinin adını söylemekten çekinirler. Söylerlerse şanlarına noksanlık düşer.
Buna rağmen şuna inanıyorum: “Edebiyatçı”nın hası, dergiciler arasından ve dergilerden çıkar. “Büyük Doğu”suyla Necip Fazıl’ı, “Zübük”üyle Aziz Nesin’i, “Ötüken”iyle Atsız’ı, “Sebilü’r-Reşat”ıyla Mehmet Akif’i, “Servet- Fünun”uyla Tevfik Fikret’i , “Yaprak”ıyla Orhan Veli’yi unutmak mümkün mü?
“Berceste”ye gelince; Kayseri’den doğup bütün Türkiye’ye yayılan ve ülkemizi aydınlatan bu dergi, öncelik verdiğim dergilerdendir. Sevdiğim dergilerin başında geliyor. Ekim’de 100. sayısına ulaşacak.  Bu, az şey midir?
Emek verenleri kutluyorum.
Berceste’nin; yükünü çekenlerinin, hamurunu karanlarının, izleyicilerinin katkılarıyla ikinci yüz sayısına da ulaşacağına inanıyorum.
Ben ikinci yüz sayı için yeniden bir değerlendirme yazmaya varım.
Ya siz?
“İkinci yüz sayıya var mısınız?”

 

Bu makale 391 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz