söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Falcı Keloğlan


Oyhan Hasan Bıldırki

Falcı Keloğlan


      Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarlarken eski hamam içinde… Bir havladık, hohladık; cümle âlemi topladık. Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez? Haşlanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru kadı geldi… Kadıyı, dayıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi… Ördeği, kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti, ne etti, arkası sökün etti: Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya, hımhımla burunsuz, birbirinden uğursuz bu ikisi de çıkıp geldi… Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi… Daha daha, sarı çizmeli Mehmet Ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı. Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp, aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu… Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı… Kimi de akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti…
      Masalcıda söz biter mi?
      Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi ellisinden sonra masala daldı… Bir var ki, hangisine ne denir? Allah her kuluna bir çene, her çeneye bir mengene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar. Bari ben de birini çekip, çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından; bakın ne deyip durdum arkasından:
      Bir varmış, bir yokmuş… Allah’ın kulu çokmuş. Sözü uzatmak da günahmış. Memleketin birinde bir koca karı ile kel oğlu yaşarmış. Ana oğul kendi hallerinde yaşar, zor zar da olsa yoksulluklarına katlanırlarmış,
      Günlerden bir gün, evlerinin avlusundaki alaca gölgeli akaysa ağacının altında serili hasırda oturan Keloğlan, kendi kendine söylemeye başlamış;
      - Bu böyle olmayacak, demiş. Anam yoksul, ben iş bilmem. Allah gecinden versin, yaşlı anam ölürse, ben nasıl yaşarım? Ne yapıp etmeli, bir işin sahibi olmalıyım. İşim, benim kurtarıcı kalkanım olur.
      Tam bu sırada anası, acı soğan kuru yavan ne varsa, yanına iki yumurta kırıp, keleş oğlunun kahvaltı sofrasını getirip önüne koymuş.
      - Bir derdin mi var oğul?
      - Nerden anladın?
      - Ne bileyim? Az önce akıllı adamlar gibi konuşuyordun da…
      Sofraya birlikte oturmuş, kahvaltılarını beraber yapmışlar. Hem yiyip içmişler, hem konuşmuşlar.
      Keloğlan, anasına;
      - Bana gurbet yolları göründü gayri, demiş. Anam bana hakkını helal et. Arkamdan hayır dualar et, olur mu? demiş.
         Keloğlan, heybesine üç beş parça çamaşır koymuş, peşkirini, el sabununu da unutmamış. Hazırlanmış, anasıyla helalleştikten sonra, gurbetin yolunu tutmuş. Sırtında heybesi, elinde değneğiyle yürüdükçe yürümüş. Tabanları şişmiş, yol yorgunluğu nedir öğrenmiş. Öğrenmiş, öğrenmesine de bir kıyıda oturup dinlenmeyi hiç düşünmemiş. Çünkü gurbetin yolu, Keloğlan yürüdükçe, sanki biraz daha öteye kaçıp, uzaklaştıkça uzaklaşıyormuş. Gide gide dağların gölgesi uzamaya başlamış. Az ileride bir köy görünmüş.
      - Sonunda, demiş Keloğlan, gurbetin ucu göründü. Biri beni misafir eder de, sofralarına oturur, yer içer, dinlenirim.
      Bir gayret, ayaklarını sürüye sürüye yürümüş. Kararan hava, gittikçe serinlemeye başlamış. Tam bu sırada çalılıkların arasında bir karaltı belirmiş. Ne olur ne olmaz, in midir cin midir, bela mıdır, nedir belli olmaz diye düşünen Keloğlan, iri gövdeli bir ağacın arkasına gizlenmiş, adama görünmemiş. Adamın da onu gördüğü yokmuş. O kendi derdinde, kendi işindeymiş. Koynundan ne çıkardıysa çıkarmış, çıkardığını, toprağını kazdığı bir çalının dibine gömmüş. Rahatlamış, karanlık daha da bastırmadan oradan uzaklaşıp gitmiş.
      Keloğlan, az bekledikten sonra çalılığa gitmiş. Etrafa bakıp araştırmış. Adamın kazdığı çukuru bulmuş. Taze toprak kokusu da, bulduğu yerin doğruluğunun işaretiymiş. Hemen o toprağı kazmaya başlamış. Kazmış, kazmış… O da ne? Keloğlan gözlerine inanamamış. Meğer o adam kazdığı toprağın altına bir torba dolusu altın gömmemiş mi?
      Keloğlan aklını başına toplamış, doğru olan neyse onu işlemek için düşünmüş, taşınmış. Bu altınların hırsızlık malı olduğunda karar kılmış. Onları sahibine vermek ve bundan yararlanmak için bir yapması gereken oyunu tasarlamış. Torbanın yerini değiştirmiş, onu başka bir yere gömmüş.
      Yeniden yola düşmüş. Bir işe yaramış olmanın umuduyla keyiflendikçe keyiflenmiş. Değneğini vura vura yürümüş, yürümüş. Köy görünmüş. Köy odasına gitmiş. Kapıyı çalmış. Açılan kapıdan içeriye başını uzatmış.
      - Selamünaleyküm ağalar! diye seslenmiş, odaya girmiş.
      İçeriye bir Tanrı misafirinin girdiğini gören köylüler toparlanmışlar.
      - Buyur ağa, buyur! deyip misafirlerine başköşede yer göstermişler.
      Yol yorgunu olan Keloğlan’a, bir bardak sıcak çay vermişler, nereden gelip nereye gittiğini sormuşlar. Laf, lafı açmış. Sohbet koyulaşmış.
      Köylülerden biri, ağzı güzel laflar eden bu adama merakını yenmek için sormuş;
      - Ağam, sen ne iş tutar, neyle geçinirsin?
      - Fal bakarım ağalar!
      - Nasıl yani? Nelere fal açarsın?
      - Her şeye… Bir yitiğiniz varsa bulur, merak edenlerin geleceğini de okurum.
      İnsan, yaptığı işle değer kazanır. Çok defa bir kişiye, işi ölçüsünde değer veririz. Adam, büyük makam sahibiyse, onu beklemediği kadar alkışlara boğarız. Yok, öyle değilse, gör¬mezden gelir, ona karşı soğuk davranırız.
      Keloğlan’ın büyük bir falcı olduğunu öğrenen köylüler, paçalarını düzeltip, kendilerini bir düzene koyduktan sonra, ona daha saygılı davranmışlar. Dilediği kadar köylerinde misafirleri olarak kalabileceğini söylemişler. Önüne yemek koyup, karnını doyurmuşlar. Karnı açlıktan zil çalan Keloğlan, en çok buna çok sevinmiş. Önüne konan yağı, balı, peyniri, duman duman tüten bulgur pilavını, sıcak gözlemeyi afiyetle yemiş. Daha sonra okkalı kahvesini içmiş.
      El ayak çekildikten sonra, bir köşede serili döşekte yatıp uyumuş. Sağına soluna dönmeden, tavandaki mertekleri tek tek saymadan; deliksiz bir uyku çekmiş.
      Sabah olur olmaz köylüler, Keloğlan’ın yanına gelip içlerinden birinin bir kese altının çalındığını ona söylemişler.
      Keloğlan, gülümsemiş.
      - Her şeyin bir kolayı var! demiş. Bana, bir tas içinde su getirin, yeter.
      Az sonra içi su dolu, kalaylı bakır tas, Keloğlan’ın önüne konmuş.
      Keloğlanın ne yapacağını merak eden köylüler, oluk oluk akmışlar, köy odasında toplanmışlar. Keloğlan, dudaklarını kıpırdatmış, ellerini suya batırmış. Beklememiş, ıslak ellerini yüzüne sürmüş. Bunu üç kere tekrarlamış. Düşünür gibi yapmış. Sonra da köylülere altın dolu torbanın gömüldüğü yeri söylemiş.
      Altın torbası, denilen yerde bulunmuş. Olay, Keloğlan’ın ününe ün katmış, saygınlığını artırmış. Namını çevre köylülerde duymuş.
      Fal baktırmanın arkası kesilir mi hiç? Tasası olan, sevdalısı olan, gurbette kimsesi olanların tamamı Keloğlan’a gelip fal açtırmış.
      Gün, günü kovalamış. Geceler, gündüzler geçmiş, mevsimler dönmüş. Günün birinde eşeğini kaybeden bir köylü, Keloğlan’ın kapısını çalmış.
      - O, benim elim ayağım. demiş. Değirmen torbalarını onla taşır, ovadaki, dağdaki yükümü ona yüklerim. Medet Keloğlan!
      Keloğlan, yine kalaylı bakır tasın içindeki suya bakmış. Ellerini suya sokup çıkarsa da, aslında hiçbir şey görememiş. Sırf adamı başından savsın diye;
      - Eşeğin ne yerde, ne de gökte. demiş. Tam ortada bir yerde duruyor. Fal öyle gösteriyor.
      Köylü, umudunun peşine düşmüş. Dağ bayır eşeğini aramaya çıkmış. Kör bir derenin üstünde kurulu küçük tahta köprüden geçen eşeğini bulmuş. Köye dönüp, eşeğini bulduğunu cümle âleme duyurmuş.
      Keloğlan’ın namı köyden kasabaya yayıla yayıla ülkenin her tarafında duyulmuş.
      Eşeğini bulan adam taht kentine gitmiş. Eşeğinin nasıl bulunduğunu herkese anlatmış. Haber padişahın kulağına da gitmiş.
      Meğer onun da bir falcıya ihtiyacı varmış. Falcıya, babasının kendisine bıraktığı kılıncın sırrını çözdürmek istiyormuş. Gerçi bu sırrı çözmek için nice ünlü falcılar uğraşsalar da, o kılıncın sırrını bugüne kadar çözememişler.
      Keloğlan’ı alıp gelmişler, yaka paça padişahın katına çıkarmışlar. Keloğlan’ın dizbağları çözülmüş. Heyecandan tiril tiril titremiş. Kılıncın sırrını çözemezse kellesinin gideceği yüzüne söylenmiş. Yalvar yakar, Keloğlan, padişaha;
      - Ben falcı falan değilim, demiş.
      Padişah sırrı küpü kılıcı Keloğlan’a göstermiş:
      - Babam bu kılıcı bana küçükken verdi. Büyüyünce sırrını çözmemi de kulağıma fısıldadı. Onun sırrını gördüğün gibi çözemedik. Şimdi bu iş, sana düşüyor. Kılıcın sırrını çözemeyenlerden kırk kişinin başını vurdurdum, bilesin, demiş.
      Keloğlan, umutsuz. Kılıncın sırrını çözemeyecek ve padişahın “Dile benden ne dilersen!” teklifini asla duyamayacakmış.
      Öfkesinden kendisini iğnelemiş;
      - Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge. Sonunda işte böyle da kıç üstü düşersin, diye söylenmiş.
      Padişah, olacakları peşinen söylemiş:
      - Yarına kadar bu sırrı çözersen, senin için bütün yokluklar bitecek. Çözemezsen, kaderine yanarsın. Kel kafanı, cellat elinde görürsün.
      Emir, demiri keser. Keloğlan ne yapsın? Bakmış, sırrın çözümü için hiçbir kaçamak yol bulamamış. Biraz daha yaşamak için padişaha sığınmış, aslında son dileğini ona iletmiş:
      - Bana kırk gün izin verin, padişahım. Kırk gün sonra ben bu işi çözerim, demiş.
      Koca padişah, aralarındaki konuşmayı bitirmek için:
      - Hay hay, demiş.
      Keloğlan’ı, kendisini başkalarının rahatsız edemeyeceği bir odaya kapamışlar. Sır küpü kılıcı önüne koymuşlar. İstediği kadar cevizi, inciri, çuval çuval yanı başına yığmışlar. Her öğün sofrasına yemeklerin en güzelini koymuşlar. Keloğlan, kırk gün kırk gece, bu sırrın çözümü için düşünmüş. Kılıncın sırrını çözememiş. Kırkıncı günün sabahı erkenden uyanmış. Kellesi vurulacak diye öfkelenmiş. Bağırmış:
      - Oldu olacak, kırıldı nacak. Altınına da, elmasına da lanet olsun, der demez, olanca gücüyle kör olasıca kılıcı duvara vurmuş. Kılıncın sapı elinde kalmış.
      Keloğlan, elinde tuttuğu sapa dikkatlice bakmış, şaşırıp kalmış. Çünkü aradığı sır, sapın içindeki bükülmüş kâğıt parçasında yazılıymış. Ölüp ölüp yeniden dirilen Keloğlan, o kâğıdı yırtmadan çıkarmış. Fakat kâğıttaki yazıları okuma yazması olmadığından okuyamamış.
      Bu sırada kırk günlük süre sona ermez mi? Padişahın adamları Keloğlan’ı der dest edip, huzuruna çıkarmışlar. Keloğlan elindeki kırık kılıç sapıyla, içinden çıkardığı kâğıdı padişaha uzatmış.
      Padişah, bu kâğıtta yazılı yazılardan, kılıncın taşıdığı bütün sırrı öğrenmiş. O kâğıttaki yazı, babasının yazısıymış. Oğluna yazdığı mektupta şöyle diyormuş: “Yiğit şehzadem, ben ölüp gideceğim ama saltanatım sana kalacak. Küçüksün. Ölüp gidersem, ortalıkta kalmandan korkuyorum. Bu yüzden sana bir hazine sakladım. Yeri şurası. Büyüyüp de kılıncın sırrını çözdüğün gün bu hazine senin olacak. Padişah olmasan bile bulduğun bu hazineyle ömrünce rahat rahat yaşarsın.”
      Padişah, adamlarını çağırtmış. Vezirlerini toplamış. Hemen mektupta gösterilen yere gitmişler. Kazmışlar, çok büyük bir hazine bulmuşlar.
      Padişah, sevinmiş. Şaşkınlığından hâlâ titreme nöbetlerinin sancısıyla kıvranan Keloğlan’ı, karşısına almış.
      - Haydi, dile benden ne dilersen? Ne istersen vereceğimi bil, demiş.
      - Padişahın eli tutulmaz, ne verirsen yakışığını düşünürsün ama kızını bana ver, demiş.
      Padişah’ın başka yapacağı bir şey varsa, buyurun siz söyleyin.
      Keloğlan’la kızını evlendirmiş.
      Hazineden de büyük bir pay ayırıp vermiş.
      - Dilediğiniz yere balayına çıkabilirsiniz, demiş

      Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya…

      Oyhan Hasan Bıldırki


Oyhan Hasan Bıldırki
Çeltikçi Mah. Karaefe Sokak
Denizkent 17. Blok Nu:10
09200
Söke / Aydın

 

Bu makale 1306 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz