söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



İnciler


İnciler

Zahir, çölde yaşayan bir sahabe. Çölün alfabesini baştan sona ezbere bilen ve hiçbir harfinde yanılmayan bir sahabe. Çöl, şu kısacık dünya hayatında onun hem ekmek teknesi, hem pişip olgunlaştığı bir ocak olmuş. Zahir’e göre çölsüz hayat, yaşanması zor olan bir yer demek.
Belki de öyle. Hangimiz bulunduğumuz yerin değerini biliyor ve ona hakkını veriyoruz?
Söyler misiniz?
Zorluk denilen yumak, çözülmesi zor yumak işte burada.
Fakat Zahir için bu yumak olmazsa, yaşamak anlamsızlaşır. Zahir, yakaladığı bu yumağa sarılı ipin ucunu yakalamış ya, ne pahasına olursa olsun onu elinden bırakmıyor. Çöl gecelerinin hilali, gecenin karanlığını aydınlatan pırıl pırıl elbiseler giymiş sayısız yıldız Zahir’in kılavuzu.
Bir de kaktüsler, kaktüsler… Kimine göre dikenli altıntopları. Onlara el değdirmek zor mu zor. Her zorluğun bir güzel tarafı da var. El yakan bu altıntoplarının arasında çölü baştan uca kaplamış beyaz kum zambakları dizi dizi. O zambaklar zarifliğin aynası. Biçimini geceyi aydınlatan yıldızlardan almış, çöl sanki yıldız tarlasına dönmüş. İşte bu zambaklar, Zahir’in bilgeliğini artırmış. O, hayatının kölelik yanını hiç umursamamış. Gözlediklerini ucu ucuna eklemiş, denediklerini aklına tutmuş, gördüklerinden, bulup bildiklerinden dersler çıkarmış, gerçek bir altıntopuna dönüşmüş. Bu yüzden Zahir, Hz. Muhammed (s.a.s)’in en sevdiği sahabelerinin arasına girmiş. Ziyaretlerinden sonra çöle döndüğü anlar, Allah Resûlü; onun hasretini çekmiş.
Aynı hasret ateşleri Zahir’in de gönül yangınlarının nedeni olup çıkmış. Belki de bu yüzden çöllere düşmüş, bilemeyiz.
Bir gün, yürek yangınlarının arttığı bir gün, çölde duramamış yollara düşmüş. Ekip biçtiklerini, devesine yüklemiş, bu yükün arasına demet demet beyaz kum zambaklarından da koymuş. Çöl sıcağı bastırmadan, ilk sabahta yola çıkmış. Devesinin önüne geçmiş, onu çilbirinden çekmiş.
Yol, yürümekle tükenir. Yolu tutup yürümekle, yüce dağlar aşılır.
Bildik çöl, ne Zahir’i ne de devesini yormuş.
Uzak olan şehir, gide gide onlara yaklaşmış. Zahir’in gönül yangınları artmış. Fakat Zahir, bu yangınları nasıl söndürecek ki? Bugün onun çok işi var ve o işlerinin dışında başka bir şeyin izine düşmeye de hiç zamanı yok. Bu gün ne yapıp etmeli, çölde hayatını sürdürebilmek için gerekli olanları tastamam almalı, daha sonra ah vah çekip vaktim yoktu diye dövünmemeliydi.
Fakat topladığı beyaz kum zambakları ne olacak?
Ne olacak?
Olacak, insanın önüne düşermiş.
Zahir, kendi kendine mırıldandı:
- “Her şey olacağına varır,” dedi. “Boşuna tasalanmak, insanın ömrünü törpüler, omuzlarını düşürür.”
Şehrin açık kapısından içeri girdi. Geleneksel pazar kurulan çarşıya gitti. Yükünü her zamanki yerine indirdi, devesini bağlamak için han aradı. Bulduğu handa devesini yemledi, geriye döndü.
Pazarcılar birer birer geldikçe, çarşının zevkli yüzü ortaya çıktı. Selamlaşmalar, hal hatır sormalar, duyuldu, daha sonra şamatalar yükseldi.
İnsan, hep aynı insan. Hayat, her yerde aynı. Aradaki boya değişiklikleri farklarımız.
Bilgelik, bu farklılıkları bir arada tutabilme büyüsü. Kocaman bir inci…
Kim mi?
Hz. Muhammed (sav)…
O da tam bu sırada çarşıya çıktı. O da Zahir’i özlemişti. O’nun için Zahir, çöl çiçeklerinin hası ve meyvelerinin en değerlisiydi. Zahir, bu çiçekler ve meyvelerin en seçmelerini Hz. Muhammed’e (sav) saklardı. Allah Resûlü, kendisine ayrılan armağanların karşılığını; çölde Zahir’e gerçekten gerekenleri vererek, sahabesinin gönlünü alırdı. Üstelik, Hz. Muhammed (sav) bunlar yetmezmiş gibi Zahir’le de şakalaşırdı.
Hz. Muhammed (sav), sergilediği mallarına dalmış olan, kim bilir hangi umutlarının peşinde koşan Zahir’i kolladı. Beklemedi, Zahir’e hiç sezdirmeden arkasından dolandı, onu kollarının arasına aldı ve elleriyle de sahabesinin gözlerini kapattı. Ovuşturdu.
Telaş kuyusuna düşen Zahir, kendisine bu şakayı yapanın kim olduğunu çözmeye çalıştı.
Seslendi:
- “Kimsin? Benden ne istiyorsun? Beni bırak.”
- “Yok, öyle kolay bırakmam! Önce benim kim olduğumu söylemelisin.”
Zahir, sesinden gelenin kim olduğunu tanıdı.
- “Efendim,” dedi. “Sen yeryüzüne gelmiş en büyük incisin. Beyaz kum zambaklarının en büyüğüsün.”
Geri döndü, Hz. Muhammed’i (sav) gördü. Sevincinin önüne geçemedi, hiç beklemeden başını Allah Resûlü’ nün göğsüne dayadı.
Pazarcılar, başlarında birikti.
“Şimdi ne olacak? Ne denecek?” merakı, hepsini de heyecanlandırmıştı.
Hz. Muhammed (sav) sordu:
- "Bu köleyi kim satın alır?"
Zahir, herkesten daha atik davrandı. Hemen sorulan soruyu, başka bir soruyla karşıladı:
- "Pek alıcı bulamazsınız, Ya Muhammed (sav)! Benim ne değerim olabilir ki ?"
Yeniden “Şimdi ne olacak?” merakı, oradakilerin gönlünü tutuşturdu.
Yangını söndürmek, Hz. Muhammed’e (sav)  kalmıştı.
Söyledi:
- "Sen görünüşte belki öylesin, fakat Allah katında değeri yüksek, pahası ağır bir kölesin."
Bir de kaktüsler, kaktüsler…
Kimine göre dikenli altıntopları.
Onlara el değdirmek zor mu zor?
Her zorluğun bir güzel tarafı da var. El yakan bu altıntopların arasında çölü baştan uca kaplamış beyaz kum zambakları dizi dizi. O zambaklar zarifliğin aynası. Biçimini geceyi aydınlatan yıldızlardan almış, çöl sanki yıldız tarlasına dönmüş. İşte bu zambaklar…
Gökyüzünde, ebemkuşağı. Sıralı gökkuşakları…
Aralarında göğe yükselen bir ses:
- "Zahir, bizim çölümüz, biz de onun şehriyiz.”
Çöl ve şehir, bu ikisi en seçkin beyaz kum zambakları.
Beyaz kum zambakları.
İnciler!

 

Bu makale 981 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz