söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



VATAN, HEPİMİZİN ANASI. AMA, OĞULLAR NERDE?..


VATAN, HEPİMİZİN ANASI. AMA, OĞULLAR NERDE?..

 
Kuncel, sevinçle acabaları birlikte yaşıyordu. Uzun zamandır özlemini çektiği memleketindeydi şimdi. Ama o çekip gittiğinden beri neler değişmişti, neler? Mahallenin güleç yüzü somurtkanlaşmış. Kuncel’i tanıyanların tamamı, değişmiş, azıcık büyümüş olan bu çocuğa hay­­retle ba­­kıyorlardı. Küçükken büyüyenler de aralarında olmak üzere sanki hiç kimse onu tanımıyordu. O, doğum yerine yabancılaşmıştı. Özlemini duyduğu kasabası da kökünden değişmişti. Yok öyle değil, belki de Kuncel değişmişti, başkalaşmıştı. O, çekip giderken geride bırak­tıklarının çoğunu tanıyamıyordu şimdi. Ya hayalleri? Ya umutları? Sevdiğinden yediği korkunç darbe? Aslında bu kadar da kötü değildi kasabasının insanları. Onun ölüm haberini alır almaz, son görevlerini yerine getirmek için cenazesini almayanlar gidenler, uğradıkları bir kaza sonunda hayatlarını yitirmişlerdi.
Ya yapayalnız kalan yaşlı babasının ekmek parasını çıkarmak için dilencilik yapması?
Kuncel’e en zor gelen buydu.
Fakat kader, Kuncel’in omzuna çok ağır bir görevin sorumluluğunu yüklemişti. Ona okulda öğretmişlerdi; “Görev kutsaldır!” diye.
Üstelik bu görev, vatanın esenliği için yapılıyorsa, değerini hiçbir şeyle ölçemezsiniz.
Sakın gururun senin gözünü köreltmesin. Yaşadıkça hep yükseklerde uçma, alçak dallara da konmasını bil. Yoksulluk, şereftir, sakın üzülme. Yarının tarihi senden söz edecekse, dilenci babanı da anlatmayacak ya! Kalbin güm güm vurdukça, adımlarını nabız atışlarına denk tut. Ölenlerle ölünmeyeceğini anla, yaşadıkça var gücünle çalış. Çağdaş dünyanın harcında sıraya geçmiş tuğla ol. Karanlıkların aydınlığa çıkmasının fitili olmak, herkesin becereceği işlerden değildir. Geceyi sadece ya­rasalar özler. Fakat bütün kuşlar apaydınlık günlere tür­küler söyler. Tuttuğun yolun bir yanında hayallerinin, öte yanında gerçeklerin seninle yan yana gideceklerini aklından çıkarma. Gelecek günlerin hayalini kurmayan bir yürek, yağı tükenmiş kandil gibidir.
Yıkılma, yılma, yürü.
Ve şunu bil ki bu yolda Tanrı’n, hep senin yanında olacaktır.
Evlerinin kapısına varınca, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Aklında bin bir düşünce, kalbinde yanıp sö­nen acabalarla bahçe kapısından içeri girdi. Ön bahçedeki albenili çiçekler solmuş, yabancı otların akınına uğramış. Ürkek kuşlar, öteki bahçelere gitmiş. Fakat bu bahçeye sadık olanlar ayrılık ve hasret şarkılarından akıllarında kalanlardan sevdiklerini şakıdıkça şakıdılar. Sonra sonra onlar da ayaklarını çekip, bir dala tutunmak için başka bahçelere göçmüşler.
Kuncel, ortadaki havuzu hatırladı. Oraya gitti. Havuz, delinmiş sanki. Kirlenmiş suyunda kıpırdayan tek balık yok. Dokunsalar ağlayacak. Kendini zor tuttu, içeri girdi. Ne annesi, ne babası onun geldiğini fark ettiler. Ba­­bası, hasta olmalıydı. Dış dünyayla bütün bağlarını koparmış gibi. Odaları dolduran eşyalar dökülüyor. Koltuklar, halılar yerlerini hasırlara ve çaput minderlere bı­rakmış. Duvar dibinde serili yatakta bitkin ve iyice kötüleşmiş baba yatıyor. Yanı başında yaşlı anası gözyaşlarını içine göme göme ağlıyor. Kim bilir kaç günden beri açtılar?
Kuncel, belki duyarlar diye biraz daha yanaştı. İki yaşlı, sadece kendi dünyalarında yaşıyor olmalılar, onun adım seslerini bile duymadılar.
- Anne, dedi Kuncel! Anne ben geldim!
Anne sözü, yaşlı kadını ürpertti. Sesin geldiği tarafa baktı.
Anne sözü, yaşlı kadını ürpertti. Sesin geldiği tarafa baktı. Gözlerine inanamıyordu. Rüyâ mı görüyorum diye ellerini gözlerine götürdü. Öldü diye bildikleri aslan oğlu, karşısında duruyordu. Sevinçle yerinden kalktı:
- Oğlum, diyebildi. [1]
 
[1] Bıldırki Oyhan Hasan / Dönülmez Yol (Roman), s. 112-114, Aydın-1964
 

 

Bu makale 2498 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz