söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Zaman Kuşakları


Zaman Kuşakları

Onlar, “bu dünyaya yanlış gelmiş” olduklarına inanmışlar. Bu inancın ağırlığı, kısa ömürlerinden çoğunu alıp götürmüş. Geriye üzüntülü, kahırlı bir hayatın izlerini taşıyan, fakat “bu izlerle güzel olan” birkaç eser bırakmışlar. 1940 sonrası şiirimizin ustaları arasında, Diyarbakırlı Cahit Sıtkı da yer alıyor. Katılmadığımız, en az katılanlar kadar heyecanını yaşadığımız “ikinci dünya savaşı”, bu dönem şairlerinin tamamında “marazlı bir ruh” halinin doğuşunu hazırlamıştır. Sanki bütün savaşın acılarla dolu olan bedelini, “ülkücü olduklarını bildiğimiz” dönemin şairleri çok pahalıya ödediler. Zamansız esen rüzgârlar, bu çınarları birer birer devirdi. Ölümü kurtuluş bellediler, boyun eğdiler. Kurtuluşa erişme arzusunu, baştan sona taşıdılar.

BİR KAPI AÇIP GİTSEM

Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben,
Ben öyle bir insandan, o kadar uzağım ben.
Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar,
Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var.

Uyanır gibi birden bir korkulu rüyâdan
- O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan.
Bir ses bana: “gel!” dese, ben o sesi işitsem. -
Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!
(Ömrümde Sükût, s. 32)

Bu şiir, “Otuz Beş Yaş” şairinin ilk şiirlerinden biridir. Cahit Sıtkı, sanki Ahmet Haşim’i “Türkçe söylüyor” gibi bir tarzın peşinde koşuyor. Her iki şairin şiir ufukları, “sırlı söyleme” noktasında, birbiriyle kesişiyor. Yalnızlığı keder belleyen Tarancı, yaşadığı çağın dünyasına, yanlış geldiğinin farkındadır.
Aslında hepimiz zaman zaman farkı yakalıyor, yaşıyoruz. Bizim de; “Keşke!..” dediğimiz anlar oluyor. İşte o vakit, her insandan uzaklaşmak istiyoruz. Fakat bu uzaklaşma, beraberinde “ürkek sevgileri” de taşıyor, yüreğimizde özlemlerin baskısı, okşanacak şey arıyoruz. Gözlerimiz, başka bir dünyanın hasretine düğüm oluyor. Çünkü bizim yaşadığımız dünya, “korkulu rüyâlar” ile doludur. Korkulu rüyâlar, hepimizin “kâbusu”dur. Ondan kurtulmak için, yeni bir dünyaya “göçmek” lâzım. Çok istediğimiz bu göçüşe de, hazır değiliz. Sığınabileceğimiz bir “bahanemiz” olmalı. Bu sayede, göçüşe “geçiş” kolaylaşır. Bu bahane de, “bir ses”tir. “Gel!” çağrısının sıcaklığına atılıp koşmak isteriz. Bu noktada Cahit Sıtkı, Ahmet Kutsi Tecer ile özdeşleşiyor. Her ikisi de, aynı ünlemi kullanıyorlar. İkincisi, “Nerdesin?”in ıstırabını yaşarken, Cahit Sıtkı, “işitmenin hasreti” ile kavruluyor. O sesi duyar duymaz; “kimseciklere haber vermeden bir kapı açıp” çekip gidecektir.
Cahit Sıtkı, edebiyatımıza Peyami Safa’nın armağanıdır. Şiir denilen nesnenin şuurunda olan Safa, Tarancı’nın elinden tutmuş, ölümsüzleştirmiştir.
Öğrencilerimin dikkatini çekmiş. Hepsi sonsuz meraktalar. “Niye?” diyorlar, “şair ve yazarlarımızın üçer ismi var?” Meraklarını gidermek için araştırdım. Çünkü bizim ediplerimizin çoğu, ya öğrenci ya da öğretmen. Böyle olunca da ya fikrini gizleyecek, ya da “başka elbise” giyeceksin.
Çünkü o zaman da, bizim ülkemizde fikirlere “duşak” vardı. Hayatı sevimsizleştiren “duşak”lar, Cahit Sıtkı Tarancı’nın da derdi değil miydi? Bu sebepten o, başka kapılara koşmuyor muydu?
Koştu ve yarışı kazandı.

--
Oyhan Hasan Bıldırki
http://oyhanhbildirki.start4all.com/

 

Bu makale 886 kez okundu.


Yorumlar
    Yorum Yaz
  • halil güven (22/9/2011)
    Tesadüf bu kardeş...