söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Aygır


Aygır

(Hikaye)

     Seçimle gelmişti, seçimle gidecekti. Bunu biliyordu. Fakat ne edip yapacak, düzüne akan suları tersine çevirecek, uğruna neleri göze aldığı koltuğuna yapışacaktı. Koltuğuna oturana kadar nice dostlukları çiğnemiş, ciğeri beş para etmez nice adamlara gerdan kırmış, el ovuşturup boyun da eğmişti. Doğrusu, iyi de yapmıştı. Varsın eski dostlukların yerinde yeller essin, sevgiler hançerlensin, çıkarsız merhabalar denilmesin. Zaten kendisine yönelen her gülümsemenin altında, katıksız sövgüler yatıyordu. Bir koltuktan diğerine, uçarak konmuştu. Böylece kuledeki donuk hayatı, az da olsa renklenmişti. Hayatın acımasız, kan emici, can alıcı yüzünü öğrenmiş, kendisinden istenenleri de tek tek yerine getirmişti.
      Ziyaretçisi az olan makam odasındaydı. Her zamanki gibi de duyduğu ayak seslerinden işkillenmişti. Yanılmaz sezgisiyle ansızın kapıya baktı. Kapı, sımsıkı kapalıydı. Odasını dolduran boy boy çiçeklerin kulağı kirişte. Küredeki balık, heyecansız. Dışarıda mart soğuğu var. Aygır'ın yüreğinde, can evinin tam ortasında tarifsiz sıkıntılar. Belinin sol tarafında, kalçasının üstünde böbrek yangıları ince ince canlanıyor. Bütün bunlara rağmen, aslında biraz da huy edindiği için, giriş kapısını gören pencereye koştu. Beyaz tül perdeyi, kendisini açıkça göstermeyecek biçimde araladı. Yuvasından fırlamış gözlerini iri iri açtı, baktı. Gelen melen yoktu. Fakat merdivenleri inleten ayak sesleri de ne?
      Yoksa hayâl mi görüyordu. Hayâl, son günlerde onun da ikiz yoldaşı olmuştu. Ömrünün geçen dönemlerinde hayâlsiz, kurgusuz hiçbir günü yoktu. Tül perdeyi bıraktı, döndü. Ürkek, ayak uçlarına basa basa koltuğuna yaklaştı. Balık yemi torbasını gördü. Sağ elinin parmak uçlarının arasına iki yem taneciği sıkıştırdı. Başparmağıyla yemleri avucuna çekti. Diğer elini değirmen taşı gibi çevirdi, tanecikleri ezdi. Hazırladığı ezmeyi, kürenin açık ağzından içeri boşalttı. Durgun suyun üstü, küllendi. Küredeki balık heyecanlandı. Dışarıdaki ayak sesleri hızlandı, yakınlaştı. Şimdi kapıya vurulacak.
      Fakat ince ince canlanan böbrek yangıları yetmiyormuş gibi, yüreğinde fırtınalar estiren tarifsiz sıkıntılar ne olacak?
     Ya mart soğuğu?
     Ya yaklaşan adımlar?
     Ya... ya?

     Dalma saati çaldı. Aygır, kenetlediği elleri ensesinde, hayatının biricik hedefi olan koltuğuna çöktü. Sonsuz hayâllere, sınırsız kurgulara daldı. Çakal uykusuna yatmak istedi, olmadı. Yuvasından fırlayan iri gözlerini son bir gayretle yumdu. Keyifsiz numarasına yaslandı. Geçen zaman canlandı. Baştan sona doğru su gibi akmaya başladı. Öç almalar, sonsuz kinler, soruşturmalar için açılan tezgâhlar, başkalarının ekmeğiyle oynamalar, Şırnak, Kahramanmaraş, Ordu illeri, adam kayırmalar yeniden yaşanmaya başlandı. Hayâl perdesi kuruldu, düş makinesi çalıştırıldı.
      Önce, Hüsnü Bey ile takıştı. Müdürlük koltuğu boşalmış sayılınca Hüsnü Bey ile birlikte aynı dairenin müdürlerinden Bilge Bey, dilekçe haklarını kullandılar. İl müdürü, Hüsnü Bey'i bizzat aradı. Belki de ona cesaret vermek amacıyla, ilçeye kadar geldi.
      - Hüsnü Bey, oğlum! Vekâleti sana vereceğim, dedi.
     Bu noktadan sonra, gerili duran ipler koptu. Kuledeki adam, bütün gücüyle pazara çıktı. Çalınmadık kapı, aşındırılmadık el bırakmadı. Üstelik, ardı arkasına değişen bütün idarecilerin akrabası oluverdi. Değişen Yorum Partisi'nin ilçe yöneticileriyle can ciğer, kuzu sarması oldu. Bir çok yerden aldığı cesaretle filleşti. İl müdürü ağız değiştirdi. Hüsnü Bey'den yana tavır koyan Kaymakam, çaresiz boyun eğdi. Hakkı olanların elinden alınan hak, bu defa vekâleten Aygır'a verildi.
      Kimilerine göre Hüsnü Bey'in bir çömezi olan Aygır, telefona sarıldı. Heyecanlı ama küstah bir sesle, yüksekten konuştu:
     - Filân toplantıya sen değil, ben gideceğim ağabey! Lütfen arabayı hazırlatıver.
      - Olur benim adıma çıkmış. Sen, nasıl gideceksin?
     - Vekil benim!
     Beklenen an gelmiş, dairenin tadı tuzu kaçmıştı. Tuzu kuru olanlardan bazıları, yeni gelişmeleri sevinçle karşıladıklarından olmalı, bıyıkaltı gülücüklerini gizleyemiyorlardı. Bazılarının suratı, çarşamba pazarı! Ağızlarını bıçak açmıyor. Anlaşılan çoğu, gelecek olana tepki duyuyordu.
      Aygır, ilk zaferinin çığlığını; "Vekil benim!" sözüyle attı. Bu vekillik, belli sebepler yüzünden asla asilliğe çevrilmedi. Aygır'da da, bu sonucun ezikliği var. Bu sonucu hazırladığı düşüncesinde olduğu herkesle dalaşmaya başladı. Daire içinde yeniden yetki düzenlemeleri yaptı. Hemen her seferinde de Hüsnü Bey'in görevlerini değiştirdi. Ondan aldığı görevlerin tamamını şair Zülfü Bey'e, göstermelik olan birkaçını da Bilge Bey'e verdi. Böyle yapa yapa sonuçta Hüsnü Bey'e, dairenin ayak işlerine bakmak kaldı.
      Aslında bu noktadan çok önceleri, kitapçı Tekin Bey de, dost bildiği, aynı inancı paylaştıkları Hüsnü Bey'i defalarca uyarmıştı.
     - "Azizim!" demişti. "Biliyorsun, ben de parti yönetimindeyim. Siz, önceki dönemde bana hiç yardımcı olmadınız. Çok zarara uğradım. Çöktüm, bittim. Şimdi gün, bizim günümüz. Yeni şefiniz söz verdi. Siz de isterseniz bana yardımcı olacakmış. Seni severim. Bunu biliyorsun. Yönetimdekiler bilhassa senden, onca yılın hesabını soracaklar. Kısacası, intikam alacaklar. İlk kurban sen olma! Ağa ile iyi geçin! Sevmesen bile, sever görün."
      - İntikam alacaklar, ha? Peki, niçin bilhassa benden?
     - Onların beyni sendin.
     Bir şeyin beyni olmak, ne kadar da zormuş! Gözden düşülünce beyin, asıl suçlu yerine geçer. Bütün plânlar onun üzerine kurulur. Tuzakların en çeliği onun üzerine hazırlanır. Hüsnü Bey için de böyle yapıldı. İşsizlikten bunaldığı zamanlarda, şair Zülfü Bey'in odasına gitse, alışık olduğu sıcak ilgiyi göremiyordu. Besbelli Aygır, şairin kulağına kar suyu kaçırmıştı. Neredeyse, yıllar öncesinden aralarında kurulmuş bulunan dostluk köprülerini atacak, yok sayacaktı. Hüsnü Bey, onun odasına geldikçe, rahatsızlığını belli eder biçimde tavır alıyor, dostuna da sadece gözlüklerinin üstünden bakmakla yetiniyor, önündeki evrakları saatlerce inceliyordu. Artık birbirlerine çay ve kahve bile söylemez olmuşlardı. Üstesine bu zorlu zamanlarda şair Zülfü, boncuk boncuk terliyordu.
      Şair Zülfü Bey, terini kuruladı. Rahatlamak için geriye doğru çekildi, omuzlarını koltuğunun arkalığına dayadı. Buğulanan okuma gözlüğünü çıkardı. Belki de Hüsnü Bey ile net bir şekilde göz göze gelmek istemiyordu. Çekmecelerden birini çekti. Oradan aldığı kağıt mendil yardımıyla, gözlüğünün buğusunu sildi.
      - Hüsnü Bey, kardeşim! Sen çiçeklerden anlıyorsun. Baksana, benim küçük orospu büyümedi gitti.
     - Yerini değiştirmiş olmayasın?
     - He valla, öyle oldu. Daha çok güneş görsün diye de, oradan buraya almıştım.
      - Alışır!
     - Alışır da... Fakat siz, Bilge Bey ile birlikte yanlış yapıyorsunuz! Müdür beye ne zaman alışacaksınız?
     - Yanlışı başlatan kim acaba? Henüz ayağının tozuyla, daha yeri bile ısınmadan, senin müdürün, sudan sebeplerle kendi yalanlarına ortak olmadım diye, bana aylıktan kesme cezası verdi. Niçin bir altı veya üstü değil, düşündün mü hiç? Adam zalim. Bu yüzden de zulmetmekten hoşlanıyor.
      - Dert etme!   
     - Dert mert ettiğim de yok. İş, benimle kalsaydı, belki iyi olurdu. Benden sonra başlayan sağanağı biliyorsun. Sonunda ucunun sana da dokunmasından korkuyorum. Sevginin bittiği, güvenin kalmadığı yerde her şey olur. Göreceğiz, bakalım gelecek nelere gebe?
      - Benim için endişe etme. Giden müdürümüzden sonra, başımıza kim gelirse gelsin ben, onunla çalışmak zorundayım. Şunun şurasında kaç günüm kaldı? Hem, müdürümüz de iyi. Üstelik, senin yetiştirmelerinden. Şu işi, yeni baştan düşünseniz de, aradaki küskünlükler kalksa, fena mı olur?
      - Bizim küskünlüğümüz, kişilere değil. Adamlar yıldırma, intikam alma sevdasındalar. Seçimlerden önce bana da yaptıkları tehditlerin yabancısı değilsin. Söz dinlemeyip, pılımızı pırtımızı hemen toplamadık. Şimdi bunların ceremesini çekiyoruz.
      - Bu kafayla daha çok çekecek gibisiniz. Hiç istememe rağmen, Bilge Bey'in makam masasıyla ilgili soruşturmayı da bana verdi.
     - Makam masasını Bilge Bey, kendi parasıyla aldı. Bunu herkes biliyor. Sen, neyin soruşturmasını yapacaksın?
      - Haberin yok mu? Masa ve koltuklarını Bilge Bey de, evine götürmüş.
     - Kendi malı dedik ya, götürür. Demek bunu araştıracaksın?
     - İstemiyorum ama...
     - İstemiyorsan, soruşturmayı kendisinin yapmasını söyle. Aslında müdürün iyi düşünüyor. Şimdi bizi birbirimize düşürecek.
      Ayak sesleriyle birlikte Aygır, şair Zülfü Bey'in oda kapısında bitti. Dudak ucuyla Hüsnü Bey'i gönülledi.
     - Ağabey, sen de burada mıydın? Bak, bu iyi. Şu masa konusunda bilgin var mı?
     - Sorulursa, var olanı söyleriz!
      - Yaa?
     Aygır, oturmak için uygun bir koltuk aradı. Sonra da nedense
vazgeçti. Besbelli Hüsnü Bey'in varlığından da rahatsız olmuştu. Balkon penceresinden dışarı baktı. Döndü. Parmak uçlarıyla küçük orospunun yapraklarını okşadı. Sessiz, fakat sıkıntılı adımlarla odadan çıktı. Koridordan seslendi:
      - Akşama Fantasya'da partinin yemeği var. Gider miyiz?
     Şair Zülfü Bey, ne dersin gibilerden Hüsnü Bey'e baktı.
     - Isınmak için bulunmaz fırsat, dedi, ne dersin?
     - Diyeceğim, zor. Anlaşılması, daha doğrusu anlatılması güç. Sözü uzatmayacağım. Anlayana sivrisinek saz örneği; öküz bile boş kovayı boynuzuyla iter. Hava da oldukça sıcak. Yeterince ı-sınıyoruz. Fakat bu arada diyorum, kendine dikkat etsen biraz, olmaz mı? Müdürünün tavrını görüyorsun. O, bizi yanında kürdan görmek istiyor.
      - İkidir müdürün, müdürün diyorsun. Benim müdürüm de, senin değil mi?
     - O da bir ince hikâye. Bilge Bey'i üzecek misin?
     - Bilmem! Gerçek ne ise, onu ortaya çıkaracağım.
     - Hayırlısı!
     - Hem aynı konuyla müfettiş beyler de ilgileniyor. Onlar da bu işin peşindeler. Seni severim. Aramızda bunca yılın hukuku var. Ben, seninle yalnız iyi gün dostu değilim. Bilge Bey ile de öyle. Fakat dairedeki tatsızlık, ev hayatımıza da girdi. İşte buna üzülüyorum.
      Dairedeki tatsızlık, dal budak sardı. Müdürler bir yana, şefinden memuruna kadar kimsenin yüzünde meymenet kalmadı. Çark dönüyor ya, sadece iş olsun diye dönüyor. Aygır, herkesin peşine bir diğerini taktı. Dumanlı hava, boğucu. Yetmedi, bütün kapılar kilitlendi. Hatta makam odasının kilitleri, keyfe keder verdiğinden olmalı, defalarca değiştirildi. Kilitli odaya izinsiz girmek de mümkün değil. Bu oda, yalnızca Değişen Yorum Partisi'nin yandaşlarına bütün sıcaklığıyla açılıyor, ister kumpas deyin, ister izlenecek iş deyin, orada kotarılıyor. Üstelik, kardeşinin milletvekili olmasından başka bir hüneri bulunmayan son kaymakam, her durumda Aygır'ın yanında olmaktan, belki de ondan emir almaktan son derece memnun. Kaymakam Bey'in sözde yasaklamasına rağmen, Aygır'ın resmî araba saltanatına diyecek yok. Eski müdürün gayreti, Bilge Bey'in maharetiyle Ankara'dan getirilen siyah renkli resmî araba, özel işlere koştuğundan, zaman zaman da petrol borcu yüzünden kısa aralıklarla trafiğe çıkamadı. Borçları, çok kere daireyle iş yapan diğer kurumlara fatura edildi.
      Siyah resmî araba, her sabah Aygır'ın çocuklarından birini, ilçenin en seçkin okuluna taşıdı. Yetmedi, çarşamba pazarına bile çıktı. Aygır'ın pazar masrafları da evine taşındı. Dahası; hemen her gün Aygır, ilçenin bütün köylerini resmî araba ile defalarca dolaştı. Bu dolaşmalarda daha çok, bir firmanın kolonyaları görücüye çıkarıldı. Mal Müdürü sayesinde, çok zaman bulunmaz Hint kumaşına dönen yolluk parası, bekletilmeksizin saati saatine Aygır'a ödendi. Göstermelik yatırımların dışındaki bütün yatırımlar durduruldu.
      Göstermelik yatırım ihalelerinden birisinde, işin teknik inceliklerini bilmeyen Aygır tarafından, Hüsnü Bey görevlendirildi. Bu sırada Aygır'ın sudan bir işi çıkmıştı. İhaleye, bilinen usullerle kendilerine davetiye çıkarılan Değişen Yorum Partisi yandaşları katılmıştı. Devletten yana tavır koyan Hüsnü Bey, ihaleyi hemen başlattı. İhale, belirlenen rakamın çok altında fiyat kırımıyla fakat yine de bir önceki yılın iki katına, partiye daha yakın olan yandaşlardan şapkalısında kaldı. Tam iş bağlandı, imzalar da tamamlansın derken, Aygır da çıktı geldi. Suratı asık, kızarmış ve dargındı.
      - Hüsnü Bey ihaleden çekilecek. İhale yeni baştan, benim başkanlığımda yapılacak.
     Hüsnü Bey karşı çıkacak olduysa da, dinleyen bulunmadı. İhale oldukça pahalı bir bedel üzerinden yenilendi. Daha sonraki günlerde yapılan bu değişiklik anlam kazandı. Şapkalı yandaş, Aygır'ın evinin panjurlarını yaptırıverdi. Zaman, geçen zamandan çok farklı bir yolda ilerliyordu. Duvarlar karşılıklı örülüyor, küçük hediyeler pazarlanıyordu.
      Sonunda küçük hediyeler, giderek devleşti. Hediyenin küçüğü büyüğü olmaz anlayışı, Aygır'ı sardı. Yakasını, tez köşeyi dönme merakına kaptırdı. Evinin koltuk takımlarından başladı, modeli küçük arabasını değiştirdikten sonra, deniz kenarında yazlık evlere kadar çıktı. Zenginleştikçe, cimrileşti. Makam odasında içilen çay, kahve parasının yüksekliğini bahane ederek, çaycısını payladı. Diliyle konuklarına ikramda bulunurken, gözleriyle getirme işareti verdi. Konukların çoğu, ikram gelir umuduyla ziyaretlerini uzatsalar da, boşuna beklediler. Sabırsızları kalkıp gitti. Dayanıklı olanları, bir bahaneye sığınıp makamından ayrılan Aygır'ı, az da olsa tanıdılar. Bu durumdakilerin hemen hepsini, Zülfü Bey yolcu etti, uğurladı. Her seferinde de müdürünün sayısız özürlerini bildirdi.
      Aygır, kelimenin tam anlamıyla hesap adamı olup çıkmıştı. Bir gün, adamlarından ikisini, Konyalı ile Titrek'i, Hüsnü Bey ile Zülfü Bey'in üstüne yolladı. Bu ikisi, hem birbirleriyle, hem de Aygır ile can ciğer, kuzu sarmasıydılar. Aldıkları görevi, bekletmeden yerine getirmek için yola çıktılar. Mahmur bakışlı Konyalı önde, kafası belli zaman aralıklarıyla ense kökünden öne doğru oynayan Titrek arkada, Zülfü Bey'in odasına girdiler.
      Konyalı, kendisinin bile zor duyabileceği bir ses tonuyla konuya kestirmeden girdi, konuştu:
     - Müdürüm, sizinle önemli bir şeyi görüşecektik.
     - Görüşürüz!
     - Fakat Hüsnü Bey'i de seslesek...
      - Sesleyelim.
     - Yook, yok! Ben gider, sizin çağırdığınızı söylerim.
     - Olur!
     Açık kapıdan olanı biteni duyan Hüsnü Bey, odasından çıktı, geldi. Reyhanların süslediği sehpanın yanındaki koltuğa gömüldü.
      - Mesele nedir?
     Konyalı cevapladı:
     - Şu kooperatif meselesi. Müdürümüz, oradaki yöneticilik görevinizi bırakmanızı ve bir basın toplantısı yaparak kooperatiften de ayrıldığınızı açıklamanızı istiyor.
      - Kendisi ne yapacak?
     - O konuda, bizim bilgimiz yok. Bize söylenen bu! Ayrılışınız ikiniz için iyi olacakmış!
     Zülfü Bey, işin içinden sıyrıldı:
     - Ben zaten ayrıldım. Çıkışımı da yaptırdım. Müdürüme bugün söyleyecektim. Ama fırsatım olmadı. Hüsnü Bey kardeşim de ayrılırsa, kendisi için iyi olur. Temiz adı, kirlenmez.
      - Bırakın, kararı ben kendim vereyim.
     Titrek, ilktir sessizliğini bozdu:
      - Acele et Hüsnü Bey, dedi, elini çabuk tut!
     - Bu, bir tehdit mi?
     - Böyle düşünürsen, öyle say!
     - Dua edin, benim odamda değilsiniz.
      - Olsak, ne yapardın?
     - Size hemen kapıyı gösterirdim.
     - Bizimkisi elçilik.
     - Olabilir!
     Her şeyden habersizmiş gibi davranan Aygır, koridoru arşınlayıp memurların odasına geçti. Orada durmadı, döndü. Açık kapıdan boynunu uzattı.
      - Ağabey! dedi Hüsnü Bey'e. İşin bitince bana uğrar mısın?
     - Çalışırım.
     - Çalışma, gel!
     Hüsnü Bey, son günlerin tatsızlıklarını yüreğinde duya duya, tekin olmayan bu adamın yapacaklarından değil, yandaşlarının diyeceklerinden çekindiği için, makam odasının kapısından içeri girdi. Aygır, küredeki balığını yemlemekteydi. Balığıyla, pek de terbiyeli olmayan bir dille konuşuyordu. Geleni fark edince, usturupsuz konuşmalarını kesti, makam koltuğuna kuruldu. Hüsnü Bey'e, azıcık tepeden bakar gibiydi. Fakat, açıkça görünen o ki, bir konuda yine Hüsnü Bey'in eline düşmüştü. Bu yüzden, onun hoşuna gidecek durumu bulmaya çalışıyordu.
      - Gel ağabey, gel! Yok, yok! Oraya değil! Bu tarafa geç!
     - Burası iyi.
     - Olur mu ağabey? Şöyle yakınıma gel. Ne alırız?
     - Hiçbir şey alacak hâlde değilim.
     - Keyifsizsen, sevk hazırlasınlar! Doktora çık.
      - Hayır, hayır!
     - Bilirim: Harmanı, tutulan döver anlayışındasın yine.
     - Belki.
     - Ağabey! Bu dairede en yakınım olarak seni görüyorum. İşin doğrusu da, bu! Sana verdiğim cezayı, başkasının, daha doğrusu Bilge Bey'in ağzına bakarak verdim.
      - Cezayı geç bir kalem! O hususta gereken yerlere başvurumu çoktan yapmıştım. Şimdi neticeyi bekliyorum. Asıl konuya gelsen...
     - Önemli değil, basit bir mesele. Fakat, bunu da ancak sen çözebilirsin.
     - Ne olduğunu anlat öyleyse.
      - Biliyorsun, şimdi yönetiminde bulunduğun yarı devlet destekli kooperatifin kurucuları arasındaydım. Giden müdürle aramız soğuyunca, aidatlarımızdan bazılarını yatıramadık. Zaten aldığımız ne ki? Üstesine hanımı da ortak etmiştim. İki hissenin aidatını zamanında ödemek güçleşti. Hem bu kooperatifin geleceğini de pek parlak görmüyorum. Senin, şimdiki başkanla aran iyi. Ben, kendisiyle kavgalıyım. Kooperatiften ayrılmak istiyorum.
      - Peki! Benden istediğin ne?
     - Benim aidatlarımı tamı tamına alıvermen.
     - Biliyorsun, her çıkış sonunda masraf kesiliyor.
     - İşte ben, o kesintileri yaptırmak istemiyorum.
     - Önemli bir kesinti değil ki!
      - Olsun! Tek kuruşumun bile kooperatife kalmasını istemiyorum.
     - İsteğini başkana iletirim.
     - Çek mek istemem. Paramı nakit olarak alıver, ağabey!
     - Deneyeceğim.
     Hüsnü Bey, son sözünü; domuzdan bir kıl daha koparmak amacıyla seslendirmişti. Aslında Aygır, kooperatiften son seçimde aldığı hezimet sebebiyle ayrılmak istiyordu. Kendisine bağımlı onca üye, nedense haklarını savunuyor görünen bu adama arka çıkmamıştı. Kuyruk acısını bu şekilde bastırmak istiyordu. Ama, gemisini kurtaran kaptan anlayışındaydı. Kendisi parasını, kuruşu kuruşuna, hem de tam olarak alsın. Gerisi önemli değil.
      - Ağabey, bir balığa bakamıyor seninkiler!
     - Nasıl davranacaklarını anlatmamışsındır.
     - Yo, yo! Öyle değil! Bana duydukları tepkiyi, şu balığıma da gösteriyorlar. Oysa zavallının ne günahı var?
     - Senin balığın ya!
      Hem telefon, hem faks zili birlikte öttü. Aygır, isteksiz bir tavırla telefona uzandı. Gözleriyle faksı işaret etti.
     - Bu meretin dilinden sen anlıyorsun, ağabey!.. Bakıver!
     Hüsnü Bey, faksın alma düğmesine bastı. Yukarıdan gelen acele faks yazısı, kağıda dökülmeye başladı. Gizliliğe uyma amacıyla olmalı Hüsnü Bey, izin istedi. Zaten Aygır da, telefonun ucundaki tanıdık sesle, daha rahat konuşabilmek için, Hüsnü Bey'in gitmesini bekliyor, kem küm ediyordu. Ahizeyi bir eliyle kapattı, söyledi:
      - Gözünü seveyim, ağabey. Şu kooperatif işiyle de ilgileniver. Hem dairedeki yükün de az. İşsizlikten canın sıkılıyordur. Bugün benden izinlisin. O işimi çözüver, olmaz mı?
     Hüsnü Bey, başını salladı. Beklemedi, makam odasından çıktı. Koridorda Bilge Bey'i gördü.
      Bilge Bey;
     - İşin yoksa, ben dışarı çıkıyorum. İstersen sen de gel! dedi.
     Birlikte, merdivenleri indiler. Dışarıda siyah renkli makam arabasını gördüler. Makam şoförü, bu ikisine duyduğu saygıdan ötürü, ceketinin düğmelerini ilikledi. Gülümsedi. Arabanın kapısını açtı.
      - Buyurun! Gideceğiniz yere bırakayım.
     Hüsnü Bey, Bilge Bey'i eteğinden çekti.
     - Ne dersin? Binelim mi?
     - Araba, ağanın!
     - Bugünlük ağa, benim! Onun özel bir işini çözmekle görevlendirildim. Arabaya da binebiliriz.
      Makam şoförü, kontağı çevirdi. Siyah renkli makam arabasını yerinden oynattı. Yukarıdan, tül perdesinin arkasından aşağı seyreden Aygır, pencereyi açtı. Seslendi:                             
     - İsterseniz, arabayı da alın!
      Bilge Bey, sesin geldiği tarafa baktı. Takıldı:
     - Keyfin yerinde olmalı! Biz, yürümek istiyoruz.
     - Siz bilirsiniz. Keyfinize karışamam!
     Siyah renkli resmî makam arabası yerinde kaldı. Makam şoförü üzgün. Burnundan soludu.
      - Ayağınıza yazık değil mi, müdürlerim? Bu arabada sizin de emeğiniz var.
     Aygır, beklediğini görmüş olmanın da sevinciyle pencereden çekildi. Makam şoförü, arabadan indi. Berikiler yürüdü. Yolda tanıdıklarla selâmlaştılar. Ayak üzeri de olsa bazılarıyla konuştular, dertleştiler. Yüksek kaldırıma çıktılar.
      Bilge Bey, dayanamadı sordu:
     - Sen, adamı çatlatırsın Hüsnü Bey! Neymiş bu özel iş?
     - Ağanın işi!
     - Onu geç bir kalem. Bunu biliyoruz.
     - Biliyorsun da, niye soruyorsun? Söylesem, özel notlarının arasına alacak mısın?
      - Önemine bağlı!
     - Bana kalırsa, önemli.
     - Eee, çatlatma adamı! Ne öyleyse?
     - Kooperatif işi.
     - Desene çepelli bir mesele.
     - Öyle gibi.
     - Ne istiyor?
     - Aslında isteği iki. Önce benim ve Zülfü Bey'in yönetimden ayrılmamızı istiyor. Zülfü Bey, ağzından kaçırdı. Ayrılmış.
      - Haberim var.
     - Niye bana da söylemedin?
     - Bir Zülfü'nün ayrılmasıyla kıyamet kopmaz ya?
     - Fakat yara açar.
     - Sinek vızıltısı! Bunu geç! İkincisi?
     - Kendisi de ortaklıktan çıkacakmış. Parasını kuruşu kuruşuna alıvermekle görevlendirdi beni.
      - Alıver!
     - Başkan verir mi?
     - Onun da arayıp bulamadığı bu ya! Bir kılçık temizlenmiş olur. İstersen birlikte gidelim başkana.
     - Akşama daha vakit var. Önce biraz şehri dolaşacağım. Sonra başkanla buluşurum. Akşamda kılçığın parasını alıveririm.
      - Öyle olsun!
     Uzunçarşı'da birbirlerinden ayrıldılar. Bilge Bey de durmadı, fotokopi makinesi fiyatlarını öğrenmek için kırtasiyecilere daldı. Hüsnü Bey, Uzunçarşı'yı, İstasyon'a kadar yürüyüp geçti.
      - "Sökeli'nin hayatında istasyon da var!" diye düşündü kendi kendine. "Hatta zamana bağlı olarak sefere çıkan trenler! Bu da, şehirli için bulunmaz bir nimet. Fakat anket yapsak, şehirliye sorsak, çoğu trenin varlığından bile habersizdir. Demek ki insan, sadece ilgilendiklerinin farkında oluyor. İlgilenmediği noktalar, şu istasyonun kocamış çınarları gibi göğü tutsalar da, boş! Sonuçta mertek olup ilgisizin gözüne batacak değiller ya?"
      Cadde boyu şehir, yenileniyordu. Yüzlerce hatırayı bağrında gizleyen, devirlerinin köşkleri, o güzelim binalar da yıkılıyordu. Yerlerine bahçeden ve yeşilden, çiçekten uzak, hantal, suratsız beton binalar yükseliyor. Geliş gidiş caddede ufuk tamamen kapanacak, bir avuç gökyüzünün hasreti yaşanacak. Sonunda da farkında olmadan öldürdüğümüz güzellikler, tekrar tekrar aranacak.
      Ama, bu defa da bedeli çok ağır olacak!
     Kavşağı dönen Hüsnü Bey, şehir parkına çıktı. Havuzun şe-lalesine takıldı. Yukarıdan aşağıya, ince bir tabaka hâlinde dökülen suyun serinliğini bütün yüreğiyle duydu. Boş banklardan birine oturdu. Durmaksızın akan suyu, uzun uzun seyretti. Üst tarafı yazlık çay bahçesi olarak düzenlenen havuzun yanındaki çam ağaçlarının beton kuyular içine alınarak korunduğu gördü. Bu, güzel bir davranıştı. Hatta çevreciler bu ağaçları koruma savaşı bile vermişlerdi. İyi de yapmışlar. İşte çamlar kurtulmuş, nefis görüntüyle daha anlamlı bir şekilde bütünleşmişlerdi. Su ve yeşil! Bu ikisine doyulur mu? Sonsuz güzellikleri yakalamak istiyorsanız, bir yeşil yaprağı incelemelisiniz. İkinci yeşil yaprağa döndüğünüz zaman, sonsuz güzellikler de avuçlarınızda bitecek. Hele şelaleden aşağıya hızla düşen suyun berraklığı, kendisini sezen yürekleri huzura boğuyor.   
      Hüsnü Bey, bankın arkalığına yaslandı. Aşağıdan yukarıya, iri ağaç bedenlerinden en ince dal uçlarına kadar baktı, baktı. Yüreğinde hoş duygular kıpırdadı. Doyumsuz bir keyif içindeydi. Şimdi yakaladığı mutluluğu, dünya padişahlığına bile değişmezdi. Birbiriyle oynaşan iki serçe, ürkmüş olacaklar mı ne, ayrıldılar. Gidenin ardından bakakalanı, ötüşlerinin arasını uzattı, demini koyulaştırdı. Baktı, giden gelmiyor. Durmadı o da, peşine düştü. Bu sırada ömrünü tamamlayan çam yapraklarından birkaçı da Hüsnü Bey'in tam önüne, ayaklarının ucuna düştü. Hüsnü Bey, işte o zaman, yerdeki kuru, toprak rengini almış kılçıkları gördü.
      - "Demek, buradaki hayatın sonu; çürümek!" diye düşündü. "Kuruyacak, kılçığa döneceksin. Daha sonra toprak rengini alacaksın. Eriyecek, ezilecek, toz-toprak olacaksın. Yok oluş, çürüyüş işte bu. Bereket, ölüm bizden oldukça uzakta! Ancak, işin doğrusunu yine de Allah bilir. O, neyi nasıl yazdıysa, ne şekilde tasarladıysa, son kapı öyle açılır. Ömür denilen, uzun, ince yolun üstüne böyle kapanır."
      Hafiften bir rüzgâr çıktı. Kuru kozalak yükünün ağırlığına zor katlanan, gökyüzünü bölüşemediklerinden olmalı, birbirine girmiş, azıcık da sağa sola yatmış olan iri çamlardan, birkaç iğne yaprak daha yere düştü. Bunlardan bazıları geldi, konaklanacak başka yer bulamamış gibi Hüsnü Bey'in saçlarına iniverdi. Hafif rüzgâr, bir avuç tozu önüne katıp savurdu. Saçlarına düşen kurumuş ince yaprakları çekip almak isteyen Hüsnü Bey, bir belâdan kaçıp kurtulayım derken, ikincisine çatmıştı. Durmadı, kırpıştırdığı gözlerini, elleriyle de kapadı. Toz belâsı çabucak geçti. Fakat kurumuş, ince, iğne yapraklar durmaksızın düşüyor. Bu durumdan kurtulmak isteyen Hüsnü Bey, oturduğu bankın öteki ucuna çekildi. Yer değiştirme, bir başka pencereyi açtı.
      Yüzlerce yeşil kurt, aynı ray üzerinde, tek yöne doğru uzayıp giden vagon katarı gibi birbirlerinin peşi sıra gidiyorlardı. Tek yöne doğru! Sanki güneşi özlemişlerdi. Ancak şu karıncalar nereden çıktı? Binlerce karınca, yeşil kurtlara aman vermiyor, biri bıraksa bile diğeri önlerine çıkıyor, yollarını kesiyor, katarın ilerleyişini yavaşlatıyordu. Yeşil kurtlar, her karınca akınında baş kaldırıyor, umulmadık kahramanlıklar sergiliyorlardı. Karıncalar, oldukça zevkli bir oyunun peşindeydiler. Yeşil kurtlar, yalnızca güneşi yakalamak, ona ulaşmak düşüncesindeler. Geride bıraktıklarına, karıncalara kaptırdıklarına dönüp de bakmıyorlar bile. Yaşamak zor! Yaşamak, çözümü çok zor bir bilmece! Hayat, kurt kapanı! Kapana kıstın mı, başına gelene katlanacak, iyisiyle kötüsüyle de onu çekeceksin. Kapandan kurtuluşun başka bir yolu yok.
      - Yine kanatlanmış, hangi dünyalarda geziniyorsun?
     - Ayaklarım yerde. Henüz kanatlanmadım. Fakat şu manzara, beni peşinden sürükledi. Sadece onları seyrediyordum.
     - Seyrin beleşi, güzel olurmuş derler.     
      - Öyledir. Ancak güzellik içimizde! Bakmasını becerebildikten sonra, hangimiz çirkinliklere kapısını aralık bırakır? Yorulmuş gibisin. Gel, biraz otur, soluklan! Sana bir akşam çayı söyleyeyim. Fotokopi işini bağladın mı?
      - Bağladım! Bağladım ya, içime bir kurt düştü.
     - Neden?
     - Bir ikincisine dairenin ihtiyacı mı var? Gerçi fazla mal göz çıkarmaz. Çıkarmaz da, gereksiz yerlere yatırım yapılmamalı. Bunda bir bit yeniği var, Hüsnü Bey! Ancak üç beş güne kalmaz, kokusu bir yerden çıkar.
      - Safsın desem, biliyorum hiç de saf değilsin Bilge Bey! Sen yine de notlarına devam et. Şimdiye kadar gökyüzüne merdiven kuran hangi kokuyu, kim duydu? Görüyorsun kimse burnundan kıl aldırmıyor, ortalığa düşen yağ lekelerinden tekine bile bulaşmak istemiyor.   
      - Gün olur, bir anlayan çıkar. Devran hep böyle dönecek değil ya? Bakarsın, hesap döner. Gerçi bundan sonrası da, benim için pek fark etmez. Bakanlık değiştirmek istiyorum. Dilekçemi az önce postaladım. Rahatlamak için sana geldim.
      - Hayırlısı olsun!
     - Ne yaparsın çayırı sökemedik, hayra döndük.
     Yeşil kurt katarı uzadıkça uzadı. Karıncalar akın üstüne akın tazeledi. Hafif rüzgâr da esmeye devam ediyor. Durup duraklayacağı yok. Akşam alacası parkı bastı.
      Hafif rüzgâr bu defa her şeyi önüne kattı, alıp götürdü. Ömür denilen uzun, ince yolun üstüne çakır dikenleri döşendi. Soruşturmalar, soruşturmaları izledi. Zamansız yaprak dökümleri başladı. Şair Zülfü Bey, okumadan imza atma tutumunun kurbanı oldu. Mesai bitimine çok az bir zaman kala, önüne konan kendi kararnamesini farkında olmadan imzalamanın ilk hıncını, gittiği yerde Aygır'dan çıkarmak için koştu. Hüsnü Bey, eş durumu bile gözetilmeden bir başka şehre, alt rütbeye indirilerek gönderildi. Beyin olmanın, öyle bilinmenin bedelini ödedi. Bilge Bey, verdiği dilekçenin karşılığını gördü.
      Aygır'ın keyfi yerinde. Kendisini boğan kösteklerden kurtulmanın sevincini yaşadı. Zafer kazanmanın verdiği rahatlık, sesini bile değiştiriverdi. Şimdi daha gür, anlaşılır bir sesle çevresine buyruklar yağdırıyor, gidenlerin gidiş sebebinin kendisi olmadığını da arada sırada açıklamaya çalışıyordu. Seçimle gelmiş, seçimle meçimle de gitmeyecekti. Kendi kendine konuşma huyu depreşti.
      - Fakat bu seçim de nereden çıktı? Çok istediler, işte kaybettik. Şunun şurasında ne güzel yaşayıp gidiyor, yükümüzü anca denkleştiriyorduk. Seçimin sırası mıydı, şimdi? Aman, alt tarafı seçim değil mi? Olsun varsın! Onların kazanmamış olması beni bağlamaz. El öpmekle de dudak aşınmaz. Giden ağamsa, gelen paşam olur. İnsan bu, şaşar. Hele politikacılar?.. Onlar, bir başka âlem canım! İki tatlı söze, üç beş oya kanarlar. Bazılarına kalırsa; her çıkışın bir inişi olurmuş. Masal! Benim gözüm yükseklerde... Ah, merkezde bir görev alabilsem! O zaman daha kimlere boyun eğdirtir, iniş basamaklarını ters yüz ederim. Bizimkiler nedense ellerini çabuk tutmuyorlar canım. Henüz yer değişikliği dilekçeme bir karşılık alamadım. Müfettişler, soruşturmalar, dedikodular bitmedi. Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize. Kime ne dedim, ne ettim ki? Emir, demiri keser. Benim işim, bu basit gerçeği anlamayanlarla. Yan değiştirmek, yön değiştirmek işin tuzu biberi. Rüzgâra karşı değil, estiği yöne doğru koşacaksın. Başarmanın, daha doğrusu başarımın sırrı, bu! Fakat şu şoför de nerede kaldı? Oysa hemen gelirim demişti. Deyişinin arasını uzattı. Bu sıra müfettişlerin de denetime çıkmaları tuttu. Resmî arabayı babalarının malı gibi kullanıyorlar. Sanki yakıtı bedavaya alıyoruz. Sanki meret benzin değil, su yakıyor. Anlayışı kıt olanları hiç sevmem. Ya şu haspaya ne demeli? Üstelik dili de uzamış. Yargıdan aldığı cesaretle, geri dönüş kararını önüme uzatmasını bir türlü içime sindiremiyorum. Şu şoför gelse de, onu makamında bassak. Adım gibi biliyorum, yerinde yoktur. Bir tutanak çok şeyi değiştirir. Haspanın burnu sürtülür. Şıp diye kucağıma düşer. Devleti mahkemeye verecek, keyifleneceksin! Yedirmezler adama... Şu şoför de nerede kaldı? Sancılarım azıyor. Gittikçe de artıyor. Günü hayırlısıyla bitirebilsek. İşte hafta sonu geldi bile. Balığımı, biricik dostumu da yemlemeliyim.
      Döndü, balık yemi torbasını gördü. Sağ elinin parmak uçlarının arasına birkaç yem taneciği sıkıştırdı. Başparmağıyla yemleri avcuna çekti. Diğer elini değirmen taşı gibi çevirdi, büyük bir zevkle tanecikleri ezdi. Hazırladığı ezmeyi, kürenin açık ağzından içeri bıraktı.
      Durgun suyun üstü küllendi.
     Küredeki balık heyecanlandı.
     Duyduğu korna sesinden işkillendi. Yanılmaz sezgisiyle ansızın kapıya baktı. Kapı, yine sımsıkı kapalıydı da. Fakat odayı dolduran boy boy çiçeklerin kulağı kirişte. Küredeki balık heyecansız. Ayak sesleri var. Aygır'ın yüreğinde, can evinin tam orta yerinde tarifsiz sıkıntılar ayaklandı. Belinin sol tarafında, kalçasının tam üstünde böbrek yangıları yeniden ince ince bastırdı. Buna rağmen, aslında biraz da huy edindiği için, giriş kapısını gören pencereye koştu. Beyaz tül perdeyi, kendisini açıkça göstermeyecek biçimde araladı. Yuvasından fırlamış gözlerini iri iri açtı, baktı. Gelen melen yoktu. Ancak merdivenleri inleten şu ayak sesleri de ne? Yoksa yine hayâl mi görüyordu? Öyle ya, son günlerde hayâl onun ikiz yoldaşı olup çıkmıştı. Ömrünün bütün dönemlerinde, hayâlsiz, kurgusuz bir günü yoktu. Tül perdeyi usulca bıraktı. Biraz ürkek, ayak uçlarına basa basa koltuğuna yaklaştı. Heyecanlandı. Dışarıda ayak sesleri hızlandı, yakınlaştı. İşte şimdi kapıya vurulacak.
      Adım sesleri yaklaşıyor. Duvardaki saat, zamansız çalıyor.
     Aygır, birden kenetlediği elleri ensesinde, hayatının biricik hedefi olup çıkan koltuğuna çöktü. Sonsuz hayâllerin, sınırsız kurguların baskınına yakasını kaptırdı. Çakal uykusuna yatmak istedi, fakat bu defa olmadı. Yuvasından fırlayan gözlerini son bir gayretle yeniden yumdu. Keyifsiz numarasına yattı. Geçen zaman birdenbire canlandı. Baştan sona doğru su gibi akmaya başladı. Öç almalar, sonsuz kinler, soruşturma tezgâhları, başkalarının ekmeği ile oynamalar, Şırnak, Kahramanmaraş, Ordu illeri, adam kayırmalar yeniden yaşanmaya başlandı. Karıncalar sonsuz akınlarda.
      Şu kahrolası böbrek yangıları...
     Yürekte fırtınalar estiren tarifsiz sıkıntılar!
     Ya yaklaşan adımlar?
     Sımsıkı kapalı kapı, "güm, güm!" dövüldü.
     - Saygısızlar, ne olacak?
     Dövülen kapı, ardına kadar açıldı. Gelenler, saygıyı neyi unutmuş bir edayla içeri daldılar. Bakışları düşmanlık kokuyordu. Apansızın yakaladıkları, üstelik şaşırmış olan Aygır'a, ayaküstü yeni kararnamesini bekletmeksizin imzalattılar. Makam, gelenlerden en gencine verildi. Aygır'ın yuvasından fırlayan iri gözleri fal taşı gibi açıldı. Ayak sürüyecek, diretecek oldu, aldırmadılar. Bu defa da sövdü, saydı.
      Sadece sövdü, saydı. İçindekileri döktü.
     - Saygısızlar, ne olacak?
     Duvardaki saat zamansız çaldı.
     Küredeki balık unutuldu. Merdivenlerden aşağıya tek kişilik bir koşudur başladı.
     Düş makinesi durdu, hayâl perdesi kapandı.
     10 Kasım 1997, Söke         
 
     Oyhan Hasan Bıldırki

 

Bu makale 632 kez okundu.


Yorumlar
    Yorum Yaz
  • halil güven (28/2/2012)
    Kıssadan hisse: "Bal tutan parmağını yalar", yalar ama yalamaktan doymaz, "deveyi hamuduyla" da yutmak ister. Ama bir yandan da yüreği höpür, höpür atmaktadır! Vicanı rahatsız ettiğinden değil! Katiyyen! Bal teknesini başka bal yalayıcıları elinden alacalar diye! Tıpkı dün olduğu gibi... Tıpkı bugün olduğu gibi.. Tıpkı yarın olacağı gibi... Tanrım! Tebrikler dostum ve de selamalar...

  • Oyhan Hasan Bıldırki (2/3/2012)
    Teşekkür ederim.