söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Kedi İle Kaplan, Birde Çoban


Kedi İle Kaplan, Birde Çoban


Şimdi kabri hangi dağ başında kalan Zehra Bacı’ya ve şehitlerimize;

Kepçe kepçe Kamer Bey,
At oynatır Ömer Bey.
Ömer Bey’in gelini,
Siyah saçı belinde,
Gümüş tarak elinde.
Saç saçarım çardağa,
Yem dökerim ördeğe.
Ördek başını kaldırır,
Helvalarını çaldırır.
Yumma gözün kör gibi
Uyan artık, adam ol!
Çaldırırsan az çaldır.
Kızılkaya dibinde,
Kızları saldım gezintiye.
Gezintiyi duydular,
Beye haber verdiler.
Beyden atlı boşandı,
Keklik yola döşendi.
Keklik keklik ne gerek,
Allı pullu kuş gerek.
Kuşu vurdum, uçurdum,
Yedi deniz geçirdim.
Bizim kapının önünden
Kimdi geçen, kimdi?
Emmim oğlu Musacık,
Kolu budu kısacık.
Aş verdim yemedi.
Keşkek verdim yemedi.
Sakız verdim çiğnemedi.
Sırtına vurdum bir şaplak
Bir oynadı, bir oynadı.

Derken efendim, Tophane güllerini doldurdum cebime darıdır diye. Galata kulesini belime soktum borudur diye. Kız kulesini arkama yüklendim ayıdır diye. Denizin ortasına bastım kıyıdır diye. Olmaz dediler. Olmaz, olmaz…
Masaldır bunun adı, söylemekle çıkar tadı.
Derelerden taştım sel gibi, tepelerden aştım yel gibi. Oradan oraya konup göçtüm. Tarlalarda çalıştım, lale, sümbül biçtim. Yemek buldum yedim, su buldum içtim. Vara vara vardım bir kahveye, tentesinin altında oturmuş kırk kişi. Aksakallı bir adımı dinlerler de dinler. Selam verdim, selam aldım. Kırk birinci kişi ben oldum. Herkes gibi ben de dinledim. Bu masalı derledim, siz de duyup öğrenesiniz, bilesiniz diye.
Evvel zaman içinde kedinin biri, doğduğu, farelerini avlayıp içindekileri koruduğu bir obada aç kalmış. Miyavlamış, kuyruğunu sallayıp ona buna sürtünmüş, dayak yemiş. Ne anadan, ne babadan, ne çocuktan, ne nineden yüz bulamamış.
- Açlık, zulüm! Aç karnına yaşanmıyor, demiş. Varıp karşıdaki ulu dağlara çıkayım.
Kâh sağa, kâh sola; ormanı bol ya da çıplak olan dağlara kaçmayı düşünmüş. Başının çaresine bakmak için, yollara düşmüş. Hiç olmazsa o dağlarda kendine gölgelik bir yer bulmaya karar vermiş.
Az gitmiş, uz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş.
Bir dağ yamacında, çamlıklar arasında kurulmuş kara çadırı görmüş. Bu çadır, ucundan kıyısından, anlayacağınız ötesinden berisinden, kalın, kıl iplerle yere çakılı demir kazıklara bağlanmış. Yanı başında kazıklarla çevrilmiş, etrafına berenarı dikenli dikensiz teller çekilmiş, yine birbirlerine sıkıca kenetlenmiş sopalardan örülmüş gölgelikler bulunan çepiç ağılını görmüş. Az ileri de bir mağara varmış. Mağaranın önündeki düzlükte kurulu gölgelikli koca bir ağıl, tam da bu kedinin aradığı bir yermiş. Yularından ulu bir çam ağacının bedenine bağlanmış, eyeri sırtında demir kırı bir at duruyormuş. Ama büyük ağılda kimsecikler yokmuş. Kedi, burayı sevememiş ve kendisi için olumlu görmemiş. Dönmüş, kara çadırın yanına gelmiş. Oradaki çepiç ağılına dalmış. Zaten açlıktan gözü kararmış, başı dönmüş olduğu için ne bastığı yeri, ne de sığınacağı gölgeliği görmüş. Üstesine aralarına yabancı bir kedinin daldığını gören erkek dişi çepiçler, hemen ayaklanmışlar, melemişler, kaçıştıkça çanları da ötmeye başlamış.
Kedi çok korkmuş, pusmuş, olacak gibi değil. Altıncı aylarını doldurmuş teke olacak çepiçlerden bazıları, onu boynuzlamaya kalkışmışlar, yetiştikleri yerde de tos vurmuşlar. İyice yorulan, neredeyse ölecek hale gelen kedi, bir ardıcın dalına atlamış, güç bela üst dallarına kadar tırmanıp, iki dal çatağında gizlenmiş.
Kendi kendine söylenmiş:
- Çattık belaya, demiş. Bu çadırın ne erkek, ne bir kız çocuğu var. Olsaydı beni görürler, yanlarına çağırırlar, önüme süt koyarlar, ekmek atarlar, karnımı doyururlardı.
Köpeği an, taşı eline al derler.
Ardıç çatağında gizlenen kedi, aşağıdaki patika yoldan çadıra doğru gelen, sırtı semersiz, çıplak kır eşeğin sırtına binmiş çocukları görmüş. Ellerindeki sopalarla kır eşeğin kıçına vurdukça, eşek hızlanıyor, var gücüyle koşturuyormuş.
Kedi, gelenleri kurtarıcılarıdır diye beklemeye başlamış. Kendisini gördüklerinde ayaklanan, ona tos vurmaya çalışan, meleyen çepiçlerin birbirlerine sokulup yattıklarını, geviş getirdiklerini görmüş.
- Şimdi tam zamanı, demiş.
Acele etmiş, kendisine yakın çitin dışında uzanan patika yola atlamış. Gökten kedi yağdığını sanan kır eşek, kediyi görür görmez, firene basmış, zınk diye durmuş. Kedi, dört ayağının üzerinde çakılı kalan, koca kır eşeğe dil çıkarmış, dişlerini göstermiş, mırıldamış. Kediyi gören eşeğin çıplak sırtındaki çocuklar, hemen yere atlamış, ikisi onu çembere almak için kollarını yana açmış, üçüncüsü de bir şey verecekmiş gibi elini öne uzatmış.
- Pisi pisi, deyip kediyi yanına çağırmış.
Kedi kaldığı yerde, öylece durmuş, bazen dişini göstermiş, bazen mırlamış. Kaçmamış, bu üç çocuğa teslim olmuş. Olmuş ya, bu çocuklar ona, birer parça peynir vermişler, önüne kuru ekmek bırakmışlar, kaçmasın diye de boynuna ip bağlamışlar.
Çocuktur, herhangi bir şeyden çabucak bıkar. Fakat büyüklerine sürpriz olsun diye düşünmüşler, ipe bağlı kediyi çadırın içine kapatmışlar. Boynundaki ipini çadır direğine dolaşıp boğulmasın diye, çıkarıp almışlar. Çadırın kıl kapısını dışarı çıkarken, bir güzel kuvvetlendirmişler.
Derken, keçi sürüsünü mağaradaki gölgelikli ağıla yerleştiren, çocukların babası olan keçi çobanı, çadırına gelmiş. Kıldan yapılma çadır kapısının kuvvetlice bağlandığını görmüş. Ne olur, ne olmaz diye omzunda asılı tüfeğini eline almış. Çadır kapısının ipini çözmeye hazırlanırken, içeriden dışarıya aniden bir şeyin fırladığını görmüş. Tam göremediği, ne olduğunu bile anlayamadığı kedinin arkasından çifte kırmasını boşaltmış. Fakat bu hedefsiz, boşuna yapılmış bir atışmış.
Kedi, can havliyle dağın zirvesine doğru kaçmış. Arkasına bile dönüp bakmamış.
Olacak bu ya,            
Sık kayalıklı dağın başında karşısına bir kaplan çıkmaz mı? Kükreyen kaplan, bu kediyi herhangi bir yaratığa benzetememiş. Korkutmak için sesini yükseltip sormuş:
- Sen kimsin, nesin? Cinsin ne? Ne türlü bir kulsun?
Kedi bu defa dişini gösterip mırıldamamış, ezile büzüle yaltaklana yaltaklana, kaplanın apış arasına sokulmuş:
- Ben de önceden bir kaplanın oğluydum. Oğluydum ama kör şeytan beni, oldukça zalim adamların tuzağına düşürdü. Elimi kolumu bağladılar. Beni kafese attılar. Birkaç senedir o adamlar içinde dura dura, işte gördüğün gibi boyum hiç büyümedi, rengim de düzelmedi. Bugün kolayını buldum, onların elinden kurtuldum. Gözünü seveyim, hangi taşa tükür dersen, ona tüküreyim. Beni o zalim adamlardan koru, demiş.
Kaplan, ulu dağ başlarında yaşadığı için, ömründe hiç adam görmemiş. Olanlara şaşmış ve kediye yalvarmış:
- Gözünü seveyim, demiş. Tükür dediğin taşa ben tüküreyim. Bana da bir adam göster bakayım, bu adam dediğin ne biçim şeymiş?
Kediyle kaplan, aralarında anlaşmışlar, barış sürecini başlatmışlar, kardeş olmuşlar. Güngörmüş akılları başında, yaşını başını almış uslu yaratıkları sağa sola salmışlar. Birlikte o dağ senin, bu dağ benim deyip alçaklı yüksekli bütün dağlarda adam aramaya çıkmışlar.
Bir gün karşılarında sırtı kepenekli bir çoban görünmüş.
Kedi, korka korka kaplana seslenmiş.
- Adam, diye bağırmış. İşte beni kafeslere koyan o adam! O üç çocuğun babası…
Kaplan, sırtı kepenekli çobanı bir şeye benzetememiş. Katıla katıla gülmüş ve taşa tüküreceğine, kedinin yüzüne tükürmüş:
- Ulan avanak! Korkak şey, demiş. Bu da korkulacak bir şey mi? Bir pençelik canı var, öyle değil mi? Sen geride dur. Uzaktan seyret. Sakın karışayım deme. Ben tek başıma o adamın üstesinden gelirim.
Hiç beklememiş, bütün gücünü toplamış, çobana doğru uçmuş.
Çoban kepeneğinin altında gizlediği çifte kırmasını çıkarmış, tetiğini çekmiş, kaplanın sol böğrüne dokunmuş. Kaplan, kurşunu yer yemez yaralanmış. Kaçmaya başlamış.
Hem kaçmış, hem de söylenmiş:
- Yoz kaplan kardeş, haydi, çabuk kaç, demiş. Adam dediğin, senin anlattığından da kötü şeymiş. Peşimden gel. Haydi hiç durma, arkana da bakma. Yürü! Yürü!
Bu dağdan öteki dağa koşmuşlar, ulu dağlar aşmışlar.
Kaçıp kurtulmuşlar.
O gün bugündür bizim dağlarımızda; Dağlıca’da, Gabar’da, Küpeli’de, Kato’da, Beşparmak’ta, Gümüş’te, Samsun’da, Asar Tepe’de, Hisar Tepe’de ne kedi, ne kaplan kalmış.

Gökten üç elma düşmüş.
Yakalayabilene!
Yakalayıp ders alabilene…

Oyhan Hasan Bıldırki
 

 

Bu makale 1269 kez okundu.


Yorumlar
    Yorum Yaz
  • halil güven (25/11/2013)
    Adeta "Dede Korkut" gelmiş, boy boylamış soy soylamış... Bu soydan olmuş Hasan Bıldırkı:) Tebrikler... Saygılarımla...