söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



İSTİKLÂL


İSTİKLÂL

"Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin: İstiklâl!"

İstiklâl! Ne yüce, ne kadar anlam dolu bir kavramdır. Ancak onu, bu haktan yoksun olanlar, daha iyi anlayabilirler. Onun için yanar, kavrulurlar. Fırsatını yakaladıkça da, esaret zincirlerinden kurtulabilmek için başkaldırırlar. Başlangıçta bir göze iken nehirleşirler, önlerine çıkan bütün engelleri söker, dağıtırlar. Bu bakımdan bizim milletimiz, bütün tarihi boyunca, nice nice destanlar yazmıştır. İstiklâl duygusu bize, şah damarımızdan da yakın hale gelmiştir. Bütün yürek ve kafalarda şu söz perçinleşmiştir: Türk, istiklâlsiz olamaz!
Bir milletin kendi kaderini, bizzat kendisinin belirleyebilmesi hakkına istiklâl denir. Ne var ki, bu hakkın sahibi olabilmenin diyeti candır, kandır. Bu uğurda nice canlar fedâ ettik, nice kanlar döktük. Dün olduğu gibi şimdi bile aramızda gazi ve şehit çocukları vardır. Başsız kaldığımız, karanlığa daldığımız, yabancıların sözüne kanar olduğumuz zamanlarda da, aramızdan çıkan, baş olan önderler daima haykırmışlardır: "Ya istiklâl, ya ölüm!" İşte bu söz, bütün gönülleri alevlendirmiş, kaybeder gibi olduğumuz istiklâle yeniden ulaşmamızı sağlamıştır. Tarihin geride kalan derinliklerinden yola çıktığımızda, bu duygu için vuruşan, nice soylu kahramanlarla karşılaşırız. Mete'ler, Kürşat'lar, Bilge Kağan'lar, Selçuk Bey'ler, Osman Gazi'ler, Hasan Tahsin'ler ve Mustafa Kemal Paşa'lar saymakla tükenmezler, değil mi?
Hürriyet, istiklâlimiz varsa, anlam kazanır. Her şeyi ile Türk olan, buram buram Türklük kokan vatanımız, istiklâlimiz tamsa, yüceleşir. Bayrağımız asla gönderden yere indirilemez. İstiklâl ile her şey değer kazanır, yaşamak da güzelleşir. Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış anayurdumuzun, Türklük ve İslâmiyet ateşiyle yüklü bulunan kale burçlarında, daima istiklâl çiçekleri açar.
Ben, bu çiçeklere vurgunum.
Bir bakıma istiklâl, işte bu çiçeklere sahip olmak demektir. Aramızdaki ağzı karalara, kundakçılara kapılır, nemelâzımcılara karışırsak, bu çiçeklerin domur domur açıp süslemekten çekinmediği vatanımız, elimizden çıkar, gider. Sonra, koca dünyanın geniş sırtında bile, ayağımızı basacak bir karışçık yer de bulamayız.
Sakın, yakın geçmişi unutma. Daha dün, hemen bütün dünya milletleri birleşip, üstümüze gelmediler mi? Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da niçin kan döktük? Hatırlayın!
Hasan Tahsin'i, işte bu yüzden çok severim. Tek başına, bütün milletin sorumluluğunu yüklenmiş, 15 Mayıs 1919'da, İzmir açıklarından yurdumuza ayak basan, şerefsiz ve iddiacı düşmana, istiklâl sevdalısı olduğu için, ilk kurşunu sıkmış olmakla şereflenmiştir. O gün, o, yapayalnızdı. Fakat, istiklâlin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Fedakârca ileri atıldı, tetiğini çekti ve istiklâl ateşini, vatanımızın bütün semalarında yaktı, geçti.
"Sizler, yeni Türkiye'nin genç evlâtları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir." diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün bu yolda yapmış olduğu, her satırı yiğitlik, cesaret ve kahramanlık dolu, istiklâl kavgasını anlatmayacağım. Çünkü hepimiz bilmekteyiz değil mi? Yalnız, tutulacak yolun ne olduğunu, iyice anlayasınız, gereğini yapasınız diye, şu sözünü de yazmadan geçemeyeceğim: "Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan başka bir muameleye lâyık olamaz."
 Afganistan'a, Bosna'ya, Filistin'e bakın, görecek, O'nun ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız. Saydığımız ülkelerde kapılar, akşamdan kilitlenir, sürgülenir. Güzelim gündüzler boyunca da, evlerin kuytu köşelerinde gizlenilir. Söyleyiniz: Buna yaşamak mı denir?
İstiklâl, bizim için mukaddestir. İstiklâl, bizim hayatımız demektir. Adı, sanı ne olursa olsun, biz, hiçbir efendiye boyun eğmemişiz, eğmemeliyiz. İstiklâlle varlığımızın farkında olur, millî benliğimizle yoğruluruz. Türk olduğumuzu bilir, bölücülerin, yabancı sularda yüzenlerin tuzaklarına yem olmayız. İstiklâl içinde, milletçe el ele, gönül gönüle olmanın sevincini paylaşırız. Ebedi varlığımızı sonsuza kadar sürdürmüş oluruz. Böylece ne ocağımız söner, ne soyumuz kurur, ne de kurutulur. Böyle bir millet, ne kadar bahtiyardır, değil mi?
Her şeye rağmen hür yaşamak istiyorsak, bayrağımızın, vatanımızın, törelerimizin değerini anlamak istiyorsak, bölücülerin, bölgecilerin, hainlerin ya da yurdumuzda gözü olan cümle düşmanlarımızın tuzağına düşüp, oyuncağı olmayalım. Onların el ele vererek kurdukları düzenleri mutlaka bozalım. Çünkü onlar, akılları bulandırmak, gönülleri daraltmak isterler. Var güçleriyle inancımıza hücum ederler, dilimizi bozarlar, kutsal değerlerimizi hafife alırlar, aramıza kara çalı sokarlar. Halbuki onların yaptığı gibi; istiklâl'i "bağımsız"laştırmak, gerçekten büyük cesaret işidir. Korkarım, bir harf oyununa düşerseniz, onu daha sonra "bakımsız"laştırırsınız. Bundan büyük felâket olur mu? Sanmam! İşte o zaman, ne uygarlığın, ne insanlığın önemi kalır. Gelene, geçene köprü oluruz. Ocağımız, obamız, yurdumuz elden çıkar, şayet sağ kalırsak, serseri mayınlar gibi, yersiz yurtsuz, oradan oraya sürülür dururuz.
Halbuki istiklâli yaşatmak için, onu yaşayanları eğitmeli, bu uğurda savaşanları desteklemeli, bu yolda birbirimizle yarışmalı, hiçbir şeyden korkmamalı, daima insanca yaşamalıyız, değil mi?
Sözün özü istiklâl, kendi işimizi kendimiz görebilmektir.

 

Bu makale 1210 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz