Ensar Turgut Tekin - TRABLUS GARP VE ON İKİ ADALARI NASIL KAYBETTİK? 1-2


Ensar Turgut Tekin - TRABLUS GARP VE ON İKİ ADALARI NASIL KAYBETTİK? 1-2

 

TRABULUS’TA MUSTAFA KEMAL, ENVER  VE KUŞÇUBAŞI EŞREF BEYLERLE YENİ BİR TÜRK RUHU DOĞDU

19. Yüzyılın ikinci yarısında birliğini sağlayan İtalya, diğer Avrupa Devletleri gibi, sömürgeler elde etmek için emperyalist bir politikaya yönelmeye başladı. İngiltere ve Fransa daha önce sömürgeler elde ettiği için, İtalya’nın eline geçirebileceği yerler Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında olan yerlerdi. Bunların başında göz diktikleri bölgede Trablusgarp ve Bingazi idi. Padişah 2. Abdulhamit Libya’yı İtalyananlar’a kaptırmamak için, oraya Türk Ordusu’nun genç ve başarılı subaylarından oluşan gizli bir kuvvet gönderdi.

   Çünkü İtalya Coğrafi bakımdan kendisine yakın olan Trablusgarb’a yerleşmek için Osmanlı Devleti’ine, 28 Eylül 1911’de 24 saatlik bir ültimatom vermişti. Trablusgarp ve Bingazi’nin teslim edilmesini isteyen İtalya, gerekçe olarak, bu bölgenin Osmanlı Devleti tarafından “her bakımdan geri bırakıldığını, oradaki İtalyan ve diğer yabancılara kötü davranıldığını” ileri sürmüş ve ekonomik imtiyaz istemişti.

   Osmanlı Hükümeti’nin işbirliğine hazır olmasını bildirmesine rağmen İtalya, aynı gün savaş ilân ederek ,Trablosgarp’a asker çıkarmıştır. Aynı günde de Trablusgarb’ı işgal etmeye başlamıştır. Bu işgal protesto edildi ama İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra Osmanlı Devleti ile işbirliğine hazır olmasına rağmen italya, sonucu beklemeden savaş ilan ederek işgal etmeye başladı. İşgal protesto edildi. İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra, Osmanlı Devleti ile iyi ilişkileri olan Almanya’da tarafsız kalmayı tercih etti. Deniz ve kara yoluyla Trablus ve Bingazi’ye asker gönderilmesi o günlerde mümkün olmadığı için  Aralarında Enver ve Mustsfa Kemal Beyler’in de bulunduğu bir avuç vatansever Türk subayı gizlice Trablusgarb’a gönderildi. Bu bir avuç vatan sever subaylar Trabulus Garb’a ve Bingazi’ye gizlice giderek İtalyanlar’a karşı savaşarak çok önemli başarılar kazandılar. Okuyacağınız bu yazıda, bu kahramanlar tanıtılarak yaptıkları kahramanlık öyküleri ve ortaya koydukları başarılı performans anlatılacaktır.

TRABLUSGARP VE BİNGAZİ’DE YARATILAN ULUSAL TÜRK RUHU!

Enver Paşa ile Fethi (Okyar) ve Mustafa Kemal  (Atatürk), düşünce birliğine vardıktan sonra O zamanki Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) olan Mahmut Şevket Paşa ile görüşerek onunla şu konularda anlaştılar:

1) İtalya  ile resmi bir savaşa girişilmesi devletin kesin olarak yıkılmasını sonuçlandırabilir.

2) Bununla beraber, bir vatan parçası hiçbir karşıt hareket olmadan düşmana teslim edilemez.

3) Trablusgarp bölgesel kaynaklarla savunulacaktır. Harbiye Nezareti orada gizli olarak görev yapacak olan subayları izinli sayacaktır.

4) İtalya’ya karşı resmen savaş açılması halinde oradaki hareket fiilen tanınacaktır.

5) Eğer meselenin çözümü siyasal yoldan  mümkün olursa Trabulus hareketine katılmış olanların sorumluluğu kendilerine ait olacaktır.

Enver’in önerisi üzerine evvelce Trablusgarp’ta bulunmuş olan ve memleketi tanıyan Mustafa Kemal düşüncesini şu suretle açıklamıştır:

“-Ben İtalyanlar’ın istila hareketinin kolaylıkla donanmaların atış sahasını aşacağına kani değilim. Eğer bizler, zaman kaybetmeden yerli halkı vatanlarını savunma işinde her bakımdan hazırlarsak düşmanın çöl içerilerine de ilerlemesi  hiçte kolay olmaz!.. Fakat bunun için vakit kaybetmemek, aynı zamanda bu neticeyi sağlayacak kadar güvenilecek değerli arkadaş kadrosu ile olayların gelişmesini istediğimiz istikamete  çevirecek çapta bir müdahaleyi mümkün kılmak şarttır!..”

Mustafa Kemal’in bu düşüncesi üzerine, İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerinin onayı alınarak,  derhal karar verildi. Şükrü (Eski Maarif Nazırı) İttihat ve Terakki Kurmaylarının onayı alınarak derhal karar verildi. Şükrü (Eski Maarif Nazırı) ile Kara Kemal İstanbul’da  kalacaklar, parti ve hükümetle  olan ilişkileri izleyeceklerdi. Çok iyi Arapça bilen, Kuzey Afrika’yı çok iyi tanıyan  ve İstanbul’da dostları olan Kuşçubaşı Eşref Bey Kahirre’ye gidecek ve takma ad altında Mısır’a gelecek olan gönüllü subayları Trabulusgarp’a geçirmek için gerekli teşkilatı kuracaktı. Gönüllü subaylar, dikkati çekmemek için küçük  gruplar halinde hareket edeceklerdi. İlk kafilede Enver (Paşa) Hamdi takma adıyla halı tüccarı hüvviyetli bir pasaport ile yola çıkacak, Mustafa Kemal’de ikinci kafile ile ve gazeteci Şerif adıyla hareket edecekti.

Bu plana göre hareket edildi. Enver’in Trablus’a  ne suretle geçtiğini belirten bir yayın henüz yapılmamıştır. Mustafa Kemal’in, yaveri Salih Bozok’a yazmış olduğu bir mektubu bu konu da  bazı noktaları açıklamaktadır: Mustafa Kemal ilkin gazeteci Şerif kimlikli bir Pasaport ile gitmişti. Enver Bey’in isteği üzerine Mustafa Kemal şu açıklamayı yapmıştır:

“…Lüzumlu ve faydalı görürsem bazı arkadaşlarımı isteyeceğim. Benim nerede olduğumu hiçbir kimseye duyurmayın. Annemi dahi bir müddet haberdar etmeyin. Maaş ve tahsisatımdan borçlarım ödenecektir. Kalan bölümünün anneme verilmesi lazımdır. Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakarlık lazımdır. Endülüs Tarihi’nin son sahifelerini okuyunuz. Alaydaki arkadaşlara çok selam. Beraber yaptığımız talim ve programları yürütmede çok güzel neticeler vardır, yorulmasınlar. Eski tembellik ile hiçbir şey olmaz!” Mustafa Kemal Mısır’a ve oradan da Trabulusgarp’a geçtiği  sırada Enver (Paşa) ve arkadaşları burada gerekli teşkilatı kurmaya ve geliştirmeye başlamışlardı.

TRABLOS’TAKİ SAVAŞAN  KADRO PERSONELİ ŞÖYLE OLUŞMUŞTU!

Mustafa Kemal  gibi, gönüllü olarak Trablus’a gelmiş çoğu İttihatçı ve genç olan subaylar şunlardı: Hürriyet Kahramanı Enver Paşa, Paris Ateşesi Fethi (Okyar), Teşkilatı Mahsusa  Kurucularından Kuşçubaşı Eşref, Fuat(Bulca), Nuri (Conker), Ali Çetinkaya, Ömer Naci (Hatip), Sapancalı Hakkı, Rusuhi (Mustafa Kemal’in yaveri), Kısıklılı Cemil, Muhtar (Enver’in yaveri), Süleyman Askeri, Mısırlı Aziz (Paşa), ve daha başkaları vardı. Bunların görevi Libyalı askerleri eğitmek, savaş planlarını yapmak, askeri birlikleri savunma ve gerilla savaşlarına hazırlamaktı.

Bu kadroda görev alanların rütbeleri ise şöyle idi: Enver ile Mustafa Kemal’in karekterleri ve siyasi görüşleri arasındaki ayrıntı sıkı bir arkadaşlık kurmaya elverişli olmamakla beraber, birbirlerini takdir ederlerdi genç subayların tümü askerlik, disiplini üstünde vatanseverlik ve görev duyguları ile birbirlerine bağlı bulunmaktaydılar. Enver ile Mustafa Kemal’in arasındaki çekişmeleri yakından bilen Rauf (Orbay), Mustafa Kemal’i Trablus’a gitmekten vazgeçirmeye çalıştığı zaman ondan şu cevabı almıştı:

“-Bana verilecek askeri görevleri yapmak ve siyaset meseleleri ile tartışmadan savunmak fikir ve kanaatindeyim. Vakit geçirmeden düşmanla savaşmaya gidiyorum. Herhangi bir sebeple bunu yapmaya imkan bulamazsam dönmeyi her türlü teşebbüslere tercih edeceğimden emin olabilirsiniz!...”

Enver (Paşa) tarafından İtalyanlara karşı kurulan savaş hattı, doğu ve batı olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştı. Mustafa Kemal doğu bölgesine Derne Kuvvetleri komutanı olarak görevlendirilmişti. Enver Paşa batı bölgesinde Bingazi Komutanı olarak görev yapıyordu. Aynı zamanda bütün kuvvetlerin genel kontrolunu da üzerine almıştı. Kabilelerin gönüllü erlerinden meydana gelen kuvvetler de ilkin Kuvayı Mubareke adıyla  Kuşçubaşı Eşref Bey’in emrinde idi. Bunlar daha sonra şu suretle askeri bir düzene sokuldu: Her kabilenin kendi içinde şeyhleri tarafından atanan bir on başı ve çavuşun emrinde 10’ar kişilik mangalar kuruldu. Her beş  mangadan kurulan bir grubun başında bir küçük  şeyh bulunuyordu. Her 15 manganın yani 150 kişinin komutasına bir Türk subayı verilmişti. Subayın yanında iki erbaş, Sünisilerden bir Şeyh ile idare işleriyle uğraşan bir subay bulunmakta idi.

Bu suretle teşkilatlandırılmış olan Beşre Koluna Ali (Çetinkaya), Avekile koluna Kuşçubaşı Eşref Bey, Hasse Koluna İttihat ve Terakki Müfettişlerinden Muhtar Bey, Aileti Mansur Koluna Abdurrahman Efendi Komutan olarak atanmışlardı. Bedevi Arapların cesareti ile ün salmış Beraasi kolu kendi şehlerinin komutasında bırakılmakla beraber onlara yardımcı olmak üzere ittihat ve Terakki Üyelerinden Emin ve Arif ile Teğmen Kasım Efendi verilmişti.

Bu kolların gönüllülerine, iaşeleri kendilerine ait olmak üzere günde iki kuruş verilmekte idi. Ayrıca düşmandan alıp getirecekleri ganimetler içinde bir barem saptanmıştı. Buna göre bir tüfek getirene üç mecidiye, bir makineli tüfek için 5 altın ve bir top getirene 25 altın vaat edilmişti. Şu da var ki bu harcın listesi, Enver ve Mustafa Kemal’in bilgisi dışında hazırlanmıştı. Eşref Kuşçubaşı ikmal işleri  ile de meşgul olduğu için savaş  gereçlerinin sağlanması hususunda böyle bir usule başvurmayı zorunlu  görmeye alıştıkları Yokluk içinde görmüştü.

Genç Türk Subayları’ nın  birbirlerine çözülmez kardeşlik duygusu ile bağlanmış olmaları, vatanın selametini her şeyin üstünde tutmaları, yerli halka ve gönüllülere o vakte kadar, vatanı savunmak küçük ve büyük bütün komutanları saran bir felsefe idi. Bu felsefeyi o yıllarda bir subay şu biçimde açıklamıştı:

“-Önceden dediğim gibi biz bu durumda buralarda İtalyanlarla bir yıl savaşabiliriz. Tarih bize “yüzyıl Savaşları adı ile kanlı savaş devirleri gösteriyor. Varsın yirminci yüzyılda, gaddar İtalya hükümetinin hakkı çiğnemesi ile açılan bir savaşı zayif, takatsız sayıları ile Osmanlıların bir yıl devam ettirdiğini  yazsın. Her an beraberlerinde bulunmakta iftihar ettiğim şu kudretli Osmanlı Ordusunun en büyük komutanından  en küçük farzedilen bir erine kadar hepsinin düşüncesini anlamak istiyorum. Soruşturmanın sonucu beni hayranlık ve sevinç içinde bırakıyor. Herkes hükümet buranın  idaresinden vaz geçse bile biz etmeyeceğiz, biz ölünceye kadar; biz öldükten sonrada evladımız, ahvadımız yok oluncaya kadar, buralarda İtalyanlarla çarpışacağız” diyor Bu sözlerde ancak sonraları Türk İstiklal Savaşı’nın parolasını teşkil edecek olan şu üç sözcük ile tümleştiriliyor. Ve anlamlaştırılıyordu: “Ya Namus! Ya İstiklal, ya ölüm!”

Genç subaylar, bu ateşli duygular içinde bir yandan Trablusgarp’ı savunmak için cesur yerli halkla elele savaşırken, öte yandan yüzyıllarca unutulmuş, ihmal edilmiş bu vatan bölgesinde okullara halkın faydalanacağı dispanserler açarak ve şehit ailelerinin yardımlarına koşuyorlardı. Gelecekte kurulacak iskan mıntıkaları için keşifler yapıyor ve çareler arıyorlardı.

***

İşte günümüzden tam 109 yıl önce yaşanmış olan bu kutsal duygular dost ve kardeş Libya Halkı tarafından unutulmamış olacak ki, bugün yani 2020 yılında parçalanmış, dağıtılmış Libya’nın ulusal varlık ve birliğini sağlamak için bizden askeri yardım ve destek istemektedirler. Eğer Libya Halkı, geçmişte bizden yardım, destek, görmemiş olsalardı şimdi bizden bu destek ve yardımı asla talep etmezlerdi. Elbette bu davete başta Cumhurbaşkanımız ve TBMM. Başkanlığı, askerlerimize zarar vermeyecek bir plan içinde Libya ordusuna eğitim, istihbarat ve lojistik destek vereceklerdir. Libya bize Barbaros Hayrettin Paşa’nın yadigarıdır. Osmanlı egemenliği süresince de Kuzey Afrika Ülkeleri Osmanlı’nın sadık tebaalarından olmuşlardır. Ama ne yazık ki biz kendi halimize düşünce bu güzel ve zengin vatan toprakları elimizden kayıp gitmiştir. Bazı politikacılar diyorlar ki:

“-Bizim, Libya’da ne işimiz var? Bunlar, dünya üzerinde tek başına yaşanamayacağını anlayamayan insanlardır. Libya ile bizim tarihi bağlarımız, kardeşliğimiz vardır. Libya’nın dağılıp parçalanmamasını herkesten çok elbette biz istiyoruz. Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Muammer Kaddafi, Libya Hava Kuvvetlerini ve bütün savaş uçaklarını bize vermeyi önermemiş miydi? Peki şimdi biz kardeş ülke Libya’nın işgallerden ve gayri meşru idarelerden kurtularak, bağımsız, özgür ve demokretik bir ülke olması için elbette elimizden gelen destek ve yardımı yapacağız. Biz oraya savaşmaya değil, kardeşin kardeşi öldürmesine engel olmak için, yeniden Ulusal Libya Birlik ve beraberliğinin sağlanması için gidiyoruz. Bu kutsal bir görevdir. Bugünkü paramparça olmuş bir Libya değil; Ulusal birliğini sağlamış bir Libya Hükümeti’nin kurulması için gidiyoruz. Buda, Türkiye’nin kardeş Libya halkına tarihinden gelen bir insanlık borcudur.

Şimdi biz bu konuyu, Ülkemizin yöneticilerine bırakarak, Libya’da 109 yıl önce 1911 yılında bir avuç Türk Subayları ile neler yaptıklarımıza geri dönerek anlatmaya devam edelim.

 

Bu makale 376 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz