YAŞAR ÖRKELİ - MEKTUBUN ÜSTÜNDEKİ GÖZYAŞI İZLERİ - 4


YAŞAR ÖRKELİ - MEKTUBUN ÜSTÜNDEKİ GÖZYAŞI İZLERİ - 4

 

Aslı, Sevim ve Zehra ile mektuplaşma devam ediyordu. Zehra, mektubunda ne zaman görüşebiliriz diye soruyordu? Ben yanıtımda, 13-16 Mayıs tarihleri arası görüşebileceğimi yazdım. Zehra, Muş sağlık kolejinde sekreterlik yapıyordu. Mektubunda 14 Mayıs’ta görüşebileceğimizi, beni merak ettiğini, yaşının evlenmesi için uygun olduğunu, hasretliğin bitmesini, evlenmek istediğini yazıyordu.                                                                                                    

Üç gün izin aldım. Otobüsle, pazartesi günü sabaha karşı 04.30’da, Muş garajındaydım. Şehir halkı, gece olduğundan, sokaklar boştu. Güneş doğdu, kalabalıklar çoğaldı, bende, pastanede kahvaltımı yaptım. Sağlık kolejinin nerede olduğunu bilmiyordum, bir taksiye bindim, sağlık kolejine gideceğimi söyledim, sağlık ocağına götürdü. Orada görev yapan biriyle konuştum: burası sağlık ocağı olduğunu yanlış geldiğimi söyledi.

Ben; -  Buraya ilk kez geldim, bana yardım eder misiniz? Dedim.  Beni, başka bir taksiye bindirdi,  sağlık kolejine götürmesini söyledi, hareket etti, şöför kolejin burası olduğunu söyledi indim, bahçeden geçerek, okulun sekreter odası-na doğru giderken, oda kapısında beni bekliyordu.                                                       

Zehra; - Hoş geldin Yaşar, bu ne yakışıklılık! Diyerek, yanı-ma yaklaştı ve elini uzattı tokalaşırken, sıcaklığımı içine çekiyordu ve gözlerimin içine bakmaya başladı. Boyu biraz kısaydı, eğildim, hasretle sarıldık, birbirimizin yanaklarımızdan öptük.

 Zehra; -  Yaşar, nasılsın, iyimisin, seni çok merak ediyordum, ben günün bitmesini istemiyorum. Dedi. Orada okuyan hemşerim (Nazilli-Aydın) lı kız, yanımıza gelmek için birini yollayıp izin istemiş.                                                                     Zehra; -  Gelebilir! Dedi. Vildan ile tanıştık, hoş sohbet ettik.                                                                                                                

Vildan; - Dersime gitmem gerek, diyerek izin istedi. Zehra, büyük salona, iki sandalye getirdi; karşılıklı, diz dize oturduk; o benim, ben onun gözlerimize bakıyor, hasret gideri-yorduk.                                                                                                                     Zehra; - Yaşar ne zaman evleneceğiz, seni düşünmekten, uyku uyuyamıyorum, buradaki işlerimi aksatmaya başla-dım, bir tarih belirle, ben seninle beraber yaşamak istiyorum.                                                                                                                                                                              

Ben; - Zehra, benimde seninle bir yuvam olsun, işten gelince beni kapıda karşıla, baş başa yemek yemek, aynı havayı solumak istiyorum.

Zehra; - Yaşar, yalnız bir sorun var, burada kalabalık bir yürüyüşe ön saflarda katıldım; jandarmaya silah çektim; önümüzdeki ay mahkememiz var. Karşı taraf ispat ederse; benim hapishaneye girme ihtimalim var, dedi. O anda sanki üzerime kazan dolusu kaynar su döktüler. Moralim bozul-du, bir an nerede olduğumu unuttum, çok sıkıldım, keşke gelmeseydim dedim kendi kendime. Kelimeleri heceler gibi konuşuyordum.                                                                                                                  Ben;-Peki, avukat tuttun mu? Diye sordum!

Zehra; -  Tuttum, fakat hapse girme ihtimalim yüzde elli beş olasılığı var. Dedi.                                                                                                          Muş’a geldiğim güne lanet olsun dedim kendi kendime. Ben, buraya ne amaçla geldim, sonu nasıl bitiyor. Bu aşk böyle mi biter? Bazı kişiler, insan kaderini, kendi yazarmış diyorlar. Böyle kaderi yazar mıyım? Sonu hüsranla biten! Böyle güzel bir aşk nasıl bitebilir?                                                                                      Ben; - Zehra, iznim az olduğu için, benim akşama gitmem gerek, kısmet olursa tekrar görüşürüz. Dedim.

Öyle sarıldık ki; nefesini derin derin çekerek kokluyor, bir daha görüşemeyecekmişiz gibi, bir türlü elimi bırakmıyordu, son buluşmamızın olduğunu anlıyordum. Gözyaşları yanaklarımı ıslatıyordu. Dayanamadım, bende ağlamaya başladım, sevdiğim kız ellerimin arasından kayıp gidiyordu. 

Okulun bahçe kapısına beraber geldik: tekrar sarıldık, ellerini bedenimden ayırdıktan sonra, öpücük atarak, el sallamaya başladı. Ben, arkama döndüm, masum bakışlı ve gözü yaşlı idi, bir daha arkama bakmadan, garaja doğru yürüdüm. Zehra defteride kapandı. Evime geldim çalışmaya devam ediyordum. İş yerinde Muşlu Cuma Işık abi vardı. Yıllık izninde memleketine gideceğini söyledi.                                                                                                              Ben;- Cuma abi, hapishaneye uğrasan, orada yatıyorsa, selamımı söylesen olur mu? Dedim.                                                                                                                                   Cuma abi;- O kız sana gelmez, sen çok iyi birisin, iyi niyetli, efendisin, yine senin için gidip bakacağım!  Diye söyledi. 

Yirmi gün sonra, Cuma abi geldi; - hapishanede olduğunu, selamımı söylediğini, hâlâ beni çok sevdiğini, unutmasının mümkün olmadığını, buradan çıkınca mutlaka beni bulacağını, benim kabul etmem durumunda, ikinci eşi olacağını söylemiş. Aradan yıllar geçti, çalışmakta olduğum iş yeri; Sayın Bülent Ecevit hükümeti tarafından devlet kurumu oldu. Sayın Turgut Özal hükümeti tarafından, özel sektöre satıldı. Ben de tayinimi Muğla-Yatağan (GELİ) kömür işletmesine istedim. Zehra, yıllar sonra Söke’ye gelmiş, aramış, sormuş soruşturmuş, benim Yatağan’a göçtüğümü öğrenmiş, ertesi gün işletmeye amirimin odasına gelmiş.                                                                                                        Amirim oda penceresinden bana bağırıyor;- Yaşar, misafirin var, buraya gel!  Motor sarımını bırakıp, amirimin yanına gittim. Yanında bayan var, fakat tanıyamadım.                                                                                        Bayanın biri bana bakıyor;- Beni tanımadın mı Yaşar? Ben Zehra, tekrar sana kavuşmayı tanrı, bugüne nasip etmiş. Beyefendi, bize biraz müsaade eder misiniz? Yan odada konuşsak, yılların özlemi var. Dedi.

Amirim;- Buyurun, ne demek, müsaade sizin, dedi. Odada, birbirimize sımsıkı sarıldık, ten kokumuzu içimize çektik. Zehra;- Yaşar seni çok özledim, göndermiş olduğum fotoğrafım elindeydi, hiç değişmemişsin, hâlâ çok yakışıklısın, ben senin hasretinle yandım kavruldum. Ben çöktüm, sevgimden hiç kuşlanma seni hâlâ seviyorum.  Diye gönlümü almaya çalıştı.                                                                         Ben;- Zehra bende seviyorum, ancak, ben (1980) yılında evlendim. Güzel bir eşim, iki oğlum var. Güzel bir yuvam var; eşimi ve oğullarımı seviyorum. Bu yuvamı yıkamam. Dedim ve susutum.                                                                                                        Zehra;- Yaşar’ım, yuvanı yıkamam, senden isteğim; aynı ilçede oturalım, arasıra görüşelim, seni kaybetmek istemiyorum. Eğer kabul etmezsen, intaharımı gazeteden okursun, ya da duyarsın, çünkü elimde sana yazılmış kâğıt bulunacak.  Dedi ve beni korkuttu. Ne yapacağımı şaşırdım! Gözlerine baktım, kararlı fakat benim incinme mi istemiyor gibi duruyordu.                                                                                                                  Ben;- Zehra, bu durumu ne zamana kadar devam edebiliriz. Sana buradan ev kiralayalım. Bir hafta otelde kaldı, bu süre içinde bize yakın ev bulduk. Hemen hemen her gün sabah akşam, gidiş dönüşümü servis otobüsüne biniş ve inişimde bakışıyorduk. İş dönüşünde evime giderken, o biraz arkamdan geliyor, ”iyi akşamlar” söylemeden evine gitmiyordu. Pazar günleri evin önünden beni görmek için üç dört kez geçerdi. Pencereden gördüğümde, bende görme bahanesiyle çocukları dışarıda oynatırdım. Ağladığını görürdüm fakat bir şey yapamaz, arkasından bakar üzülürdüm. Günler geçip giderken, bir sabah servis otobüse bindim, oturdum baktım; öpücük atıp, el sallıyor, sanki elveda edercesine, ağlamaklı bir hali vardı. İçim burkuldu, bir tuhaf oldum, ağlama geldi, başladım ağlamaya.

Yanımda oturan arkadaş;- Yaşar usta, yengeye bir şey mi oldu, çocuklar mı hasta oldu? Diye sordu.                                                                                                                                    Ben; - Bir şey yok, gücüme giden bir durum oldu, garibime gitti. Teşekkür ederim. Dedim. O gün; çalışmak gelmedi içimden, kalbim sıkışmaya başladı, çalışma odasında bir kenara çekildim başladım ağlamaya, arkadaşlarım teselli etmeye çabalıyor ancak nasıl söyleyebilirdim: sevgilimin durumunun iyi olmadığını, çok üzüntülü durumu olduğunu. İş dönüşü, otobüsten indim, beklediği yerde yok! Telaşlandım evinin tarafından geçerken, evin önü kalabalık; polisler, ambulans, savcı inceleme yapıyor. Zehra kendini asmış! Baygınlık geçirdim. Neden intihar etmiş diye polisin birine sordum;” Nedeni belli değil, pusulada yazmamış.” dedi. Öyle rahatladım ki anlatamam, çünkü benim adımı yazıp avucunun içinde tutacağını söylemişti. Eve geldim, alt tarafta oturan bayanın biri intihar etmiş diye söyledim. Kimmiş diye  eşim sordu, bende tanımadığımı söyledim. O akşam sabaha kadar uyuyamadım!

Ertesi gün Amirim yanına çağırdı;- Başın sağ olsun Yaşar, o kız seni çok seviyormuş, öyle söylemişti. Ben öyle seven biriyle karşılaşmadım. Seni yanıma çağımadan konuşmuştuk; neler anlattı inanamadım, o kız kesin seninle evlenemediği için, intihar etmiştir. Allah sana sabır versin, tekrar başın sağ olsun. Şimdi işine gidebilirsin.

Ben;- Teşekkür ederim Orhan Bey, yılların sevgi birikimi ve kavuşamama! Dedim.

 

Bu makale 323 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz