söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



TARİHTE SÖKE VE ÇEVRESİNE GENEL BİR BAKIŞ


SÖKE RAPORLARI: - 1

 

TARİHTE SÖKE VE ÇEVRESİNE GENEL BİR BAKIŞ

 

Aydın iline bağlı olan Söke ilçesi, Coğrafi konumu itibariyle birinci sınıf sulu tarım arazilerine sahip olması ve ikliminin ılıman olması nedeniyle gelişen ve tarımda makineleşen ve her gün daha bir adım ileri atmasıyla devamlı ilerlemiş, son yıllarda sanayide hamle yaparak son yıllarda önemli gelişmeler kat etmiş bir Türk kentidir. Büyük Menderes Havzasının, en önemli üç kentinden biridir.

Toprak varlığı ile Aydın’ın en geniş arazisine ve nüfus bakımından da üçüncü sıradadır. Aydın ilinde denize kıyısı olan üç ilçeden biridir. Kıyılarında turistik yatırımlar, plajlar ve işletmeler yoktur. Bunun başlıca nedeni Büyük Menderes nehri burada geniş bir delta yaparak, kıyı lagünleri oluşturmuş böylece kıyılarda bir çok sığ göller oluşmuş ve bu göller ise balıkların yavru yapma ve üreme alanları olduğundan bu kıyılarda yapılacak olan turizm tesisleri bu doğal balık üretme havuzlarına zarar vereceği düşüncesi ile turizm yatırımlarına izin ve ruhsat verilmemiştir. Bir başka neden ise Büyük Menderes Deltası kışın bir çok kuşlara yuvalık yapmaktadır. Bu sulak alanlarda ekonomik değeri çok yüksek balık türleri yaşar, sığ sulara yumurta atarak, yumurtalar burada rahatça büyür ve çevrede bir zengin balık ekolojisine yataklık yapar. Bu nedenle Söke kıyıları yavru balıklara ve kışı burada kışlamakta olan bazı göçmen kuşlara hem yuvalanma ve hem de besin sağlamada bir numaradır. Zaten Söke kıyıları yavru balıklara ve kuşlara beslenme ve barınma olanağı sağladığı için buradaki topraklar Ulusal Park olarak koruma altına alınmış, Büyük Menderes deltası, Kıyı lagünleri ve Bafa Gölü ve çevresi doğal ulusal park altında korunmaya alınmıştır. Böylece Söke sahilleri yağmadan kurtularak doğal güzellikleri ile saklı kalarak, günümüze bakir haliyle gelmiştir. Ama ne var ki, günümüzde bile çevreye ve yavru balıklara çok büyük zararlar veren yasak avlanma ve yavru balık avcılığının önüne geçilmemiştir. Buda denizlerimizin zenginlik kaynaklarına darbe vurmaktadır. Bu bölgede bir su ürünleri Fakültesi kurularak, kıyılarımızın denetimi ve Lagün göllerinin işletmeleri bu fakülteye verilmelidir. Su Ürünleri Fakültesi bu zengin Coğrafyada bilimsel metotlar ve çağdaş balıkçılık anlayışıyla hem kıyılarımızı korur ve hem de kaliteli, verimli balık türleri üreterek, balıkçılığımıza katkı sağlar. Çünkü akarsuların denize döküldüğü bölgeler doğal haliçlerdir ve Büyük Menderes Deltası ile Ege kucaklaşmakta nehir ağzında önemli bir balık üretme doğal kaynağı yaratmaktadır. Burada bir başka sorun daha vardır, oda şudur: Büyük Menderes ırmağı, Denizli’den başlayan kirliliği ile Aydın’da da daha yoğun bir kirlenme ile denize dökülüyor. Bu kirli su burada yaşayan balıkları zehirleyerek, ölümlerine neden oluyor. Bu kirlenme Pamuklara ilaç atılması dönemlerinde daha artıyor. Böyle bir fakülte, bu ırmağın denize dökülmeden önce ölçümlerini yaparak, milyonlarla ifade edilen balıkların telef olmasını önleyebilir. Fakülte kurulduktan ve üretime başladıktan sonra, döner sermayesi kendi çarkını kendi gücüyle döndürür. Söke’nin şimdiye kadar böyle bir sorunu olduğunu hiçbir kimse dile getirerek ortaya koymadı. Oysa bu doğal Coğrafik yapı Söke’nin en zengin kaynaklarının başında gelmektedir. Bizden araştırıp yazmak, ilgili ve yetkililerden ise konuyla ilgilenmek, düşer. İnşallah başta sayın valimiz ve yeni gelen kaymakamımız bu konuyu ele alarak, değerlendirir.

Bu nedenle Sökeliler, yazlıklarını ve turistik işletmelerini ya Kuşadası’na, ya da Didim ve Akbük Sahillerinde yapmışlardır. Aydın ilinin hızla büyüyen kenti Söke, bünyesinden Didim’i ayırmasına rağmen ve Didim’e ve Kuşadası’na nüfus transfer etmesine rağmen, tarımsal istihdama ihtiyaç olduğundan Türkiye’nin diğer illerinden ve ilçelerinden devamlı olarak göç almıştır. Söke, tarım, inşaat, sanayi ile büyürken; Kuşadası ile Didim Turizm ile büyümeye devam etmektedir. Kuşadası, deniz, güneş, temiz kumsalları, plajları ve çevresindeki Antik Kültür mirası olan Efes Kenti ve harebeleri ile dünyada göz dolduran birinci sınıf bir turizm merkezidir. Buranın kıyılarında Sökeliler’in bir çok yazlıkları ve turistik işletmeleri vardır.

Tarihin, coğrafyanın ve verimli sulak ovaların ve iklimin armağanı olan doğal ve kültürel zenginlik Antik dönemlerden kalan tarihi miras o dönemden beri yörede gelişmeye neden olmuştur. Alman arkeoloji profösörü bayan Anneliese Peschlow’un Beşparmak Dağlarında yaptığı araştırmalar sonucun da  elde edilen tarihi bulgular, yörenin tarihi kronolojisinin Prehistorik döneme kadar indiğini ortaya koymuştur. Bu dağlarda bulunan insan ve hayvan figürleri, el ve sembolik motifler kayalar ve mağaralarda bulunmuştur.

 Beşparmak Dağlarındaki uygarlık seviyesi hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır.

Antik dünyanın önemli kentlerinden olan Myus, Söke’nin merkezine bağlı Avşar Mahallesindedir. Söke’nin yakınlarında Miletos Antik Kenti, Söke’nin merkezine bağlı Güllübahçe Mahallesinde Prienné antik kentlerinin harebeleri vardır. Yine Söke-İzmir yolu üzerinde bulunan Magneziya Antik kenti kalıntıları vardır ve bu kalıntılar kültür turizmi açısından çok değerli varlıklardır. Yine Didim Merkezde bulunan Apollon Tapınağı, bugün yapıldığı dönemden ayakta kalan önemli bir eserdir. Burada saydığımız eserler, Söke ve çevresinin önemli varlık ve kaynaklarıdır.

Yakın Çevremizde bulunan Selçuk’ta yer alan Efes Antik kenti ve müzeleri, tarihi eserlerin doruklaştığı önemli bir turizm merkezidir. Bugün Kuşadası’nı öne çıkaran Efes Antik kenti varlıkları ile Meryem Ana evidir. Söke ise bütün bu kültür merkezlerinin kalbinde yer alır.

Söke yöresinde Türk egemenliği nasıl başladı? Bizans egemenliğine son veren Türkler, Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi, yöreye aşiretler halinde gelerek yerleştiler. Bu aşiretler bölgeyi Türkleştirmeye başladılar.

Resmi belgelerde Akçaşehir adıyla geçen Söke, xv. Yüzyıla kadar Meteşe Beyliğinin  XVIII. Yüzyıl başlarında ise Osmanlıların ise Sığla Sancağının merkezi durumunda iken XIX. Yüzyıl ikinci yarısında Aydın iline bir kaza olarak bağlanmıştır. Kıyı Ege Bölgesinde eski Rum yapılarını ağırlıklı olan liman kenti olan İzmir’e 120 Km. Kuşadası’na 18 Km. Didim’e 55 Km. ve Bodrum’a ise 140 Km. mesafededir.

Söke’de Türk egemenliğinin başladığı tarih olan 1281’den 1770 tarihine kadar geçen 488 yıl Rum Yaşamına ait bir iz bulunmamıştır.1757-1774 yılları arasında ise Padişah III. Mustafa zamanında korkunç bir veba salgını ve beraberinde nüfusu oldukça düşüren ölümler yaşanmıştır. Temeli tarıma dayalı bir yerleşmede üretimde çalıştırılacak işçi sorunu gündeme gelmiş, Padişah III. Mustafa bir emirname çıkararak, Sisam ve ve yakın Yunan adalarından Söke’ye O tarihlerde yaklaşık olarak 200 veya 250 Rum aileyi Söke’ye yerleştirmiştir. Söke ve yöresine getirilen Rumlar 1894 nüfus sayımına göre 10.901; 1901 sayımlarına göre ise 14.309 kişiye çıktığı anlaşılmıştır. Ayrıca Mora İsyanından sonra Müsliman ailelerle birlikte Söke’ye önemli ölçüde Rum ailenin birlikte geldiği de bilinmektedir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında ve İzmir’in işgali döneminde ki Yunan iddia ve savunmaları tamamen asılsızdır. Antik veya İon döneminden kalmış Rum Söke’de yoktur. Ancak 1770 tarihinde Söke ve çevresindeki Rum yerleşkeleri yoktu. Türk dönemi 1281 yılında başladı. 1900 yılına kadar süren 619 yıl içinde sadece 1770 li yıllarda görülen Rumlar 130 yıllık bir yaşam sürmüşler mübadele döneminde ise hepsi Yunanistan’a göç etmiştir.

Avrupalılar, Yunanlıların yalan tarihlerine bakarak, Batı Anadolu’yu özellikle Güney batı kıyı Ege’yi Rumların Ana yurdu olarak kabul ediyorlar. Yok böyle bir şey, Türkler, buralara yerleştikleri zamanlarda da bile Yunan asıllı Rumlar yoktu. Ege’nin Rum olmayan eski halkları yaşıyordu. Örneğin Karlar ve Lelegler vardı. Hatta mübadelede Rum diye gönderdiklerimizin çoğunluğu bile bu insanların kalıntıları idi. Ben, bir resmi heyetle Girit’e gittim. Orada Anadolu’dan göçle giden bir çok yaşlılarla tanıştım ve konuştum. Aradan bir asır geçmesine rağmen anavatanlarına karşı, saygı ve sevgileri bitmemiş. Bizi gören o yaşlı insanlar boynumuza sarılarak ağlıyor ve şöyle diyorlardı:

-Bizim sürülmemiz yanlış oldu. Biz Rum değil, bazılarımız karlar’ın, bazılarımız ise Legler’in torunlarıydık. Biz geçen bunca zamana rağmen ne Girit’e ve nede Yunanistan’a alışamadık. Çoğumuz çalışma bahanesi ile Orta Avrupa’ya gittiler. Giden gençlerimiz ise Yunanistan’a dönmemek üzere oralarda yerleşip kalıyorlar. Eh ne diyelim buda tarihin bir cilvesi.

 

Bu makale 485 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz