söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



(VALİ RECEP YAZICIOĞLU AYDIN'DAN NASIL SÜRÜLDÜ?)


GAZETECİ VE YAZAR KERİM YALÇINKAYA İLE GEÇMİŞİ KONUŞUYORUZ!

(VALİ RECEP YAZICIOĞLU AYDIN’DAN NASIL SÜRÜLDÜ?)

 

Kerim Yalçınkaya, gazeteci ve yazar olmasına ve Söke’nin en az 50  yıllık hayatına gazeteci olarak damgasını vurmasına rağmen; Söke’de onu çoğunluk “YOĞURTÇU KERİM” Olarak tanırlar ve bilirler.

Oysa ben, onu ilk defa “SÖKE EKSPRES GAZETESİ’NİN” İlk yıllarda basıldığı eski bir binada kurulu matbaa makinesinin başında çalışırken gördüm ve tanıdım. O yıllarda çok zor şartlar altında o gazeteyi çıkarmaya çalışıyor ve çabalıyordu. Parasız günlük gazete çıkarmak, tıpkı ateşten bir gömlek gibidir. Bunu ben çok iyi bilirim. Erzincan’da beş yıl çıkardığım “KÖŞE BAŞI” adlı gazeteden bunu çok iyi biliyorum.

Kağıt, boya, klişe, usta mürettip, usta muhabir, usta fahri muharrirler ve yazılacak yazılar bulmak o yıllarda başlı başına bir dertti. Taşrada öyle modern yazı makineleri, baskı makineleri yoktu. Yazılar kurşundan dökülmüş harflerden tek tek mürettipler tarafından kumpasa dizilir, sonra kalıba aktarılarak, yayına hazır sütunlar ve kalıplar oluşturulurdu. Şimdiki bilgi sayarlar yoktu. Yazıların yazıldığı makineler vardı ama onlarda Ankara, İzmir, İstanbul gibi büyük şehirlerde vardı. O nedenle taşrada basın hayatı çok sönüktü. Hele doğu illerimizin bir çoğunda yerel günlük gazete çıkarma yoktu. İşte Kerim Yalçınkaya’da böyle zorlu yıllarda Söke’de basın hayatını yaşatmaya yıllar boyunca çalıştı. Ekspres’ten sonra Yeni Söke gazetesi’ nin kurulmasına, yayın hayatına da emek verdi ve çabaladı. Bu gün bile yaşına rağmen yazılarına devam ediyor. Geçmişten günümüze uzanan bir köprü gibi yazıları ile gündeme ışık tutuyor ve deneyimleri ile ise önderlik ediyor. Onunla konuşurken, Söke hakkında bilmediğim çok şeyleri öğrendim. O hem basınla ve hem de politika ile uğraştığı için, Sökeli ve Aydınlı politikacıları hem tanıyor, hem Söke için kimin ne yaptığını arşivinden yazıları ile önümüze koyuyor. Kendisinden anılarını yazmasını ricaettim. Yazacağına dair bana söz verdi. Sanırım onları yazarsa bir çok saklı ve gizli kalan şeyler aydınlanacak.

Kerim Yalçınkaya’ya sordum:

-Kerim Ağabey, siz o yıllarda Söke Ekspres Gazetesi’nde yazıyordunuz. Vali Recep Yazıcıoğlu’nun neden sürüldüğünü sanırım, biliyorsunuz! Çünkü senin o yıllarda, Söke Anap İlçe yönetimi ile ilişkilerin vardı. Bir yerde de anımsadığım kadarıyla partinin sözcüsü ve basın danışmanıydınız. Ne oldu da Süper bir vali birden Anap Aydın Milletvekillerinin hedefine girdi? Kerim bey yılların verdiği basın hayatının ona kazandırdığı kişilik ve stretejik duygularla bana hep kaçamak cevaplar verdi. Ama asıl nedeni ve sebep olanı açıklamadı. Sanırım, kendisi anılarında açıklayacak. Ama Aydın Millet Vekili Sayın Mustafa Bozkurt’un adı bu konuşmalarda çok sık geçtiği için bütün yollar onu işaret ediyor olmasına rağmen bu adı vermedi. Ona sordum:

-Senin Mustafa Bozkurt ile çok yakın ilişkilerin vardı. Bu konuyu ya sen yaz, anlat, ya bana söyle ben yazayım!  Kerim Bey eski ve deneyimli bir gazeteci ve azda olsa politikacı olduğu için geçmişten gelen hatıralara sadık bir kişiliğe sahip olmasından olacak ki gizli kalmasına ise tamamen bağlı kalan bir insan olduğundan bu konuda fazla bir bilgi vermedi. Hani bir söz var ya “ser verir, sır vermez!” derler ya o türden bu konuda şu veya bu demedi. Sadece şunları söyledi:

- Bildiğim ve duyduğum kadarı ile O dönemdeki Anaplı Aydın Millet vekilleri, Cumhurbaşkanı Özal’a çıkarak, “Vali bizi rahat çalıştırmıyor. Onu Aydın’dan alın, demişler! Bunlara bizim Hilmi Ziya Postacı katılmamış. Valinin sürülmesinde duygularım ve bildiklerim şuydu. Ona şöyle bir soru daha sordum:

-Zorları neymiş te sürdürmüşler? Kerim bey, bu soruya da kaçamak yanıtlar verdi. Ona göre:

-Vali çok konuşuyor ve haddini aşıyormuş! Gibi ele avuca gelmeyen sözler söyledi. Ama Sayın Valinin esas sürülme nedeni bunlar değil,  biraz sonra bana valinin anlattığı gerçeklerdir. Bunları yazmakta fayda vardır.

Rahmetli Yazıcıoğlu bir süper vali idi. Diğer valiler gibi iktidar milletvekillerinin peşinde ve çevresinde pervane olup dönen valilerden değildi. Açık sözlü, şeffaf, doğru bildiklerini açık açık kimseden korkmadan dobra dobra söyleyen bir vali idi. Çekinmeden televizyonlarda konuşurken ekranları sallayıp titreten bir vali idi. Tokat valiliği döneminde kısa sürede az paralarla kendine özgü yöntem ve modellerle çok büyük örnek olacak işler yapmıştı. Ara sıra Söke’ye babasını, annesini ziyarete gelirdi. Biz ev komşusu idik. Çınarlı Kahve yanındaki işletmekte olduğum Kitap ve Kırtasiye dükkanıma gelir, öğretmen olduğum için Eğitim üzerine ve Türkiye’nin nasıl kalkınacağına dair sohbetler eder ve konuşurduk. Onun sohbetlerinin ve söylemlerinin hepsi, “Türkiye’nin mevcut sorunları üzerine olurdu. Bu hantal vesayetci ağır işleyen brokresiden nasıl kurtulacağız? Kalkınmamıza engel olan ve çağdışı kalmışlıktan kurtulup yerinden problemleri çözen bir yapıya nasıl kavuşacağız? davası idi ve o dava Türkiye’nin geçen yıllarına rağmen hale duruyor. Davası partiler üstü bir kutsal davaydı. O derdi ki :  “Bu hantal, ağır işleyen ve çağ dışı kalmış bu düzenden, ağır işleyen brokrasiden nasıl kurtulup; çalışır, pratik çözümler üreten yerinden yönetime kavuşacağız?” Derdi ve bu davaya çözüm aramaya çalışıyordu.  Hele politikacıların gizlice hışmına uğramaktan hiç korkmaz ve çekinmezdi. Herkesten üzerine düşen görevi mükemmel ve doğru yapmasını isterdi. Oysa onun bu açık kalpliliğini

bulanık sularda balık avlamayı çok seven bazı politikacılar, millet vekilleri onu sevmiyor, eleştiri ve söylemlerini beğenmiyorlardı. Neden beğenmiyorlardı? İşlerine gelmediği ve çekemedikleri için, beğenmiyorlardı. Soranlara ise:

-Bu adam çok konuşuyor, iktidarı bir valinin eleştirmesi doğru değildir. Diyorlardı. Nasıl oldu bizde beklemediğimiz bir anda Erzincan’a atandığını öğrendik. O hafta sonunda Söke’ye gelmişti, üzgündü ama hayıflanmıyordu. Akşamüzeri yanıma geldi. Her şeye rağmen onurundan ve vakarından hiçbir şey kaybetmemiş gibi bana sana bir haberim var. Ama habere üzülmek yok! Dedi. Şaşkındım, üzüleceğim bir haber ne olabilirdi ki? Hiç saklamadan bana hemen şöyle dedi:

-Beni Erzincan’a sürdüler, dedi. Gayet ciddi idi. Ona sadece:

-Hayırlı olsun, dedim. Sonra ona şöyle dedim. Ben Erzincan’da on yıl öğretmenlik yaptım. Erzincan, Kuzeydoğu Anadolu’nun Çukurovası’dır.  Üçüncü Ordunun merkezi olması açısından, sosyal yönü ve hareketlilik açısından Aydın’dan çok öndedir. Halkıda çok iyidir. Hem Başbakan’ın memleketine gidiyorsun. Orada daha rahat çalışırsın. O yıllarda Özal Cumhurbaşkanı Yıldırm Akbulut ise başbakandı ve Ezincanlı idi. Akbulut Yazıcıoğlu’na sahip çıkmış, onu Erzincan için uygun görmüş, Onu sürdürmek isteyenlerin alayından kurtarmıştı. Akşam yakındı. Ona:

-Gel Şu gara gidelim, hem bir şeyler yeriz ve hem de konuşuruz, dedim. Rahmetli beni kırmadı ve Gar restoranına gittik. Kebap yedik, ayran içtik. Rakı ve sigara içmezdi. Aydın’da gençlerimiz zehirlenmesin diye içkiyi ve sigarayı kısıtladığı için adı dördüncü Murat’a çıkmıştı. Hatta Sökeli tanınmış bir Genel Meclis Üyesi bu yasağı delmek için İl Genel Meclisi Salonunda toplantıda inadına sigara yakmış, Vali sadece Şunu söylemiş:

-Biz, sıgarayı ve içkiyi sadece gençlerimize kötü örnek olmuyalım diye kısıtladık. Ama görüyorum ki sizler, çocuklarımıza kanser aşılıyorsunuz! Zarar görecek olanlar benden çok sizlerin çocuklarınızdır. Bu zat yıllar sonra bana şöyle dedi:

-Hocam, o adam bendim. Gerçekten inadına sigara yakmıştım. Yıllar sonra doktor, bana sigaraya devam edersen altı aylık ömrün kalmış olur. İster bırak, istersen içmeye devam et, deyince aklım başıma geldi. Sigarayı bıraktım, şimdi rahat uyuyorum, sağlığımda düzelmeye başladı. Vali bizim dostumuzmuş ta, biz onu düşman bilmişiz, dedi. Biz yine konumuza dönelim.

Aydına atandığı zamanda da aynı yerde Gar lokantasında yemek yerken, yanımızda şimdi rahmetli olan  Emekli Öğretmen Ahmet Yıldırım’da vardı. Çok sevinçliydi. Bize aynen şunları söylüyordu:

-Aydın’ı her yönüyle birinci sınıf bir il yapacağım. Aydın, şimdiye kadar politikacıların elinde oyuncak olmuş, bir yaz boz tahtasına dönmüş. Aydın Millet vekilleri Aydın’a bir plan ve proje dahilinde değil de oyları için kişisel kısır döngüleri için çalışmışlar. Oysa il köyleriyle, kasbalarıyla, ilçeleriyle merkaziyle bir bütündür, nerde ne eksik var, neler acil olarak yapılacak, şimdiye kadar yapılacak işleri gösteren bir uygulama ve streteji planına sahip değildir. İlk işim Prof. Mortan ve Ekibine bir “AYDIN İLİ STRATEJİ PLANI” yaptırmak, bundan sonraki her türlü çalışmaları ve yatırımları bu plan dahilin de yapmak olacaktır. Demişti. Dediğini de yaptı bu planı da Prof. Mortan Grubuna yaptırdı. Birer suretini Aydın Millet Vekillerine verdi. Birer adette resmi daire müdürlüklerine, kaymakamlıklara ve belediye başkanlarına dağıttı. Birer adette başbakan ile Cumhurbaşkanına verdi. İşte her ne olduysa bu plandan sonra bazı millet vekilleri eski alışkanlıklarını plana rağmen sürdürmeye valiye inat olsun diye gönderilen yatırım amaçlı ödemeleri gizli gizli valilik kanalı ile değil de yatırım yapılan yerlere ve oradaki ilgililere göndermeye başladılar. Bu da ilde valinin sağlamaya çalıştığı adil eşit ve planlı çalışmayı sekteye uğrattı. Bulanık sularda balık avlamaya alışkın olan politikacılar, istedikleri gibi at oynatamadıkları için Valiyi sürdürmeye karar verdiler ve rahmetli Özal’a çıkarak kim bilir ne yalanlar uydurarak, valinin Aydın’dan alınmasını talep ettiler. Oda taleplerine uyarak valiyi görevden aldı. Allah’tan Yıldırım Akbulut onu yanına çağırarak:

“-Madem, Aydınlılar, senin değerini bilmediler. Gel seni Erzincan’a vali yapalım. Erzincan’ın sana Aydın’dan daha çok ihtiyacı vardır, diyerek, karanamesini de Özal’a imzalatarak, onu Hakkari’ye sürdürmek isteyenlerinde hevesleri kursaklarında kaldı. Demek ki bunda da bir hayır varmış. İşte Valinin Sürülmesinin gerçek yüzü bu idi.

Tarih 13 Mart 1992 saat 19.20 de televizyonlar normal yayınlarını durdurarak, Erzincan’ı can evinden vuran acı deprem haberini verdiler. Eşim Erzincanlı olduğundan orada çok yakın akrabalarım, arkadaşlarım ve tanıdığım dostlarım vardı. Bu nedenle birde yıkılan bir kentin acıları içinde olayı takip ettim. İki gün sonra ancak Vali ile konuşa bildim. Çok şükür bir çok can kaybına rağmen, bizim akrabalarımızın can kaybı olmadı. O acı günlerde bir yaşlı dul baldızım ile çocuklarını Söke’ye getirdik. Ev bulup yerleştirdik. Sonra baldızımın tarla ve bahçeleri olduğu için geri Erzincan’a döndü. Oğlu ile glini burada kaldı ve iş bularak çalıştı ve Sökeli oldular.

Vali o acılı günlerde Erzincan’ı çok iyi yönetti. Erzincan’a gelen Cumhurbaşkanı Özal’a, ve O zaman Başbakan Olan Demirel’e kentin acil ihtiyaçlarını bildirdi.. Çok kısa sürede yaralar sarıldı. Yıkılanların yerlerine  yenileri yapıldı. Ama ne yazık ki ölen canlar geri gelmedi.

Sayın Vali Erzincan’da yaşanan bu iki büyük depremi içine alan ilki 1939, ikincisi ise 1992 depremlerini araştırtarak bir kitapta toplamış ve ebedileştirmiş. Bu kitaptan bir adette bana göndermişti. Kitaba önsöz olarak yazdığı makale çok ilginçtir. Böyle bir deprem öncesinde neler yapılacağını ve depremden sonra ise neler yapılacağını çok güzel bir dille anlatmış. Bu makaleyi istedim ki ilgililer okusunlar, ve herkesin başına gelebilecek böyle bir felakete karşı yönettikleri kentler için hazırlıklı olsunlar. İşte bu makaleyi bundan sonraki köşemden okuyabilirsiniz. Okumasını istediklerim. Sayın Valimiz, sayın kaymakamlarımız ve sayın belediye başkanlarımız ve duyarlı olan herkesin okumasında mutlaka faydalar vardır. İşte o Makale:

 

ERZİNCAN 1992 DEPREMİ ÖNCESİ VE SONRASI

                                                            Recep Yazıcıoğlu

                                                            ERZİNCAN VALİSİ

“13 Mart 1992 Erzincan Depremi, öncesi ve sonrası ile ibretler ve derslerle dolu önemli bir olaydır.

Bu olayı yaşayanlar değil, herkesin bilmesi, ders ve ibret alması olayın ancak belgeye kitaba dönüşmesi ile mümkündür.

Genç ve dinamik bir kadronun bu anlamda yaptığı çalışma istikbal için önemli bir belgedir.

Erzincan peş peşe karşılaştığı depremler, bir anlamda, benzer sorunları yaşamıştır. Dersler alınsaydı, böyle olmazdı. Erzincan için durum böyle ise diğer illerimiz için neden durum değişik olsun?

Bu kitap bu anlamda, Erzincan’ın son depremine derinlemesine ışık tutacak tesbitler, görüntüler, tahliller ve yorumlara ışık tutacaktır.

Deprem psikolojisini ancak yaşayanlar bilir. Bunun tarifi de, yazımı da çok zordur.

On beş saniyede 10 tiriliyon kaybeden bir şehrin yaşadığı olay, yitirdiği hayaller, umutlar ve şaşkın, vurgun yemiş insanlar. İlk geceyi, sık sık devam eden artçı depremlerle, sürekli yaşayan çocuklar ve kadınlar…

Deprem ortamında herkes her şeyi konuşur. Ama bunu hep mübalağalı olarak anlatır. İletişim hem çoktur, gerçek yönüyle de yoktur. Sansasyon, abartılı hikâyeler zaten mevcut felaketi daha da dramatik hale dönüştürür.

İşte bir tanesinden bir örnek:

Olayın şoku içinde yurt dışından  gelen ve yakınlarını kaybeden bir hanım depremin ikinci günü;

- Millet çadır için birbirini kırarken sen nasıl 5  bin çadır stoklarsın? Cümlesini nefretle yüzüme haykırmıştı. Bu hanıma o anda binlerce asker ve sivil görevlinin çamur içinde kar ve yağmur altında, çadır ve diğer yardımların süratle uçaklardan alınıp, köy ve mahallelere intikalindeki 24 saatlık olağanüstü çabasının etkisi altında gösterdiğim son derece sert tepkiden sonra pişman olmuştum.

Herkes her şeyi validen bekler, herkes valiyi itham eder. İlk günlerin tüm yoğunluğu, telaşı koşuşturması genellikle çadır mani denebilecek olağanüstü boyuttaki çadır talebi olmaktadır.

Bu ihtiyaç ilk gün karşılanamazsa, ülkenin stokları buna elverişli değilse ve krıtik bölgelerde mahalli depolar yoksa başka nasıl bir sonuç beklenebilir? 1983 depreminde il yöneticisinin taşlanması aynı yetersizliğin sonucu değil midir?

Aslında bu durum valiyi aşırı önemsemenin, kendisinden,  olağan üstü beklentinin ve değer vermenin değişik bir ifadesidir.

Mucize yoktur. Ama ön hazırlıklarla yapılacak çok şey vardır. Erzincan gibi krıtik illerde her evde demirbaş çadır, uygun araç ve gerecin stoklandığını düşünün, deprem de bu hazırlığın depremde vereceği kolaylığı ve pratikliği anlamak kolaylığı yaşamak mümkündür. Ayrıca sivil savunmanın oluşturacağı yeterli sayıda profesyonel ekiplerin, uygun araç ve donanımla müdahalesini, birde bunun sağladığı depremdeki kurtarma ve yardım faaliyetini yapma durumunda kalan olayın mağduru görevlilerin halini düşünün.

İnsanların bu durumda birbirlerine yapması gereken yardım ve desteği başka ne zaman yapacak? Hele siyasi hesaplarla alel acele yanlış bilgiler ve tahrikleri asıl izah etmek gerekir. Dedikoduya, tahrike, kışkırtmaya karşı soğukkanlı olmak bile önemli bir görevdir.

Zamanla iletişim eksikliği giderilir, ilk önemli ihtiyaçlar karşılanır ve bir ay sonra sokaktaki çocukların il valisine olan tavrının değiştiğini görürsünüz. Çocuk baro metre gibidir. Evdeki menfi havayı veya müsbet konuşmaları davranışları ile söz konusu yöneticiye hemen his ettirir.

Okullar açılır:

- Neden açıldı çocuklar, bu binalara nasıl girecek?

Erken kapatma düşünülür:

-Neden öğretim erken sona erdiriliyor? Diye muaheze edilir.

Neticede ikisinin ortası ne kadar buluna bilirse o yapılır. Ölçü yoktur. Ama deprem işte budur.

Olayın ikinci ayından sonra, inşa faaliyeti başlar, maddi kayıplar belki bir nebze yerine getirilebilir. Ama ticari ve ekonomik kayıpları, yitirilen hayal ve umutları kısa vadede geri almak mümkün değildir.

Erzincan depreminde ilin tüm servis ve birimleri ve Başkentin takviyesi ile yapılan olağan üstü gayret ve çabalar, eksiği ve fazlası ile yapılabileceklerin en iyisinin olduğuna inanıyorum. Halkın sağduyusu ile bu neticenin alınmasına katıldığı Erzincan depremi örnek bir olaydır.

Bu önemli belgeyi hazırlayan Kervan grubunun idealist gençlerini bu düşüncelerle kutluyor, Allah’tan tüm insanlığın bu tür felaketleri bir daha yaşamamasını diliyorum.”

Recep Yazıcıoğlu

ERZİNCAN VALİSİ- 1992

 

Değerli valimizin deprem görüşü: Her zaman olacakmış gibi hazırlıklı olmak, yazıda geçen barınak malzemelerinin bol miktarda bulunmasını temin etmek,
Depreme depremden önce hazırlıklı olmak çok önemlidir. Bizim Aydın’ın tarihini incelediğimizde deprem sabıkasının olduğunu görüyoruz. Aydın’da bugün dört kentin nüfusu 100 bini aşıyor. Bu kentler Efeler Merkez ilçe, Nazilli ilçesi, Söke İlçesi ve Kuşadası ilçe ve kentleri için  depreme ait savunma, korunma, depremden sonra kurtarma ve barındırma çalışmalarına şimdiden hazırlık yapmamızda faydalar vardır. İlgili kişi ve kurumlara saygı ile sunulur.

 

BASIN SÜRÜLEREK AYDIN’DAN ERZİNCAN’A GÖNDERİLEN VALİ İÇİN NELER YAZDI?

1- Onu ceza vererek gönderdikleri Erzincan’da Süper Vali oldu!

2- Depremde yere düşen ve  yıkılan koca bir kenti kısa sürede ayağa kaldırdı!

3- Devletin 30 yıl uğraşıp ta yapamadığı köprüyü o, PKK. Engellerine rağmen 8 ayda yaparak, romanlara, dizilere konu oldu!

 

Bu makale 181 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz