Yaşar Örkeli - YANIK DEFTER


Konuk Yazar - Yaşar Örkeli

YANIK DEFTER

 

 

Yanan evden aniden dışarı fırlayan kadın, yanan evin karşısında durdu, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“Gitti! Gitti! Gitti! “….

“Yaşar’ım gitti! Yaşar’ım gitti!” 

Gücü yettiğince bağırıyordu. 

Bunu duyan komşular meydanda toplanmaya başladılar. Kimi komşu itfaiyeyi arıyor, kimileri Ayşe hanıma teselli etmeye başlamışlardı. Ayşe hanımın yanına koşarak gelen, Ahmet bey:” İçeride biri var mı?”, diye telaşlanıp Ayşe hanıma sordu? Gözyaşlarını akıtan Ayşe hanım: ”Haykırarak,” yanıyor, Yaşar’ım yanıyor! İçim yanıyor!” diye tekrarlayıp duruyordu. 

Kısa süre sonra itfaiye geldi. Su hortumlarını yanan eve doğru tutarak, söndürmeye başladılar.          

Ahmet bey:“ İçeride biri var! Ayşe hanım öyle söylüyor,” dedi, yangını söndürenlerden birine. İtfaiyeden bir eleman elinde hortumla  hemen içeri daldı. İtfaiye erinin elinde kenarları yanık, üzerinde büyük harflerle “YAŞAR’IM” yazan bir defterle Ayşe hanımın yanına geldi. İtfaiye eri: “Yaşar’ın yanmamış, Yaşar’ını kurtardım.” dedi ve defteri ona uzattı, üzülmemesini söyleyerek teselli etmeye başladı. 

Ayşe hanım, defteri itfaiye erinin elinden ani bir hareketle aldı. Göğsüne bastırdı:” Yaşar’ım yaşıyorsun! Yaşar’ım yaşıyorsun! Çok şükür Allah’ım sana binlerce teşekkür ederim.” dedi. On dakika sonra yanan ev söndürüldü. 

Ayşe hanımın yüzü gülmeye, çocuklar gibi sevinmeye başladı. Deminki durumundan eser kalmadı. Evin yanması umurunda değildi sanki. Delirdi sandılar komşular: Çünkü kadın birden bire değişmiş, etrafa gülücükler atmaya başlamıştı. Yangın yerinden ters yöne hızla koşmaya başladı. Komşular yakalamaya çalışsalarda, bu mümkün olmadı. Çıplak ayaklarıyla, delirmiş cesine; Koştukça koşuyor, onu  yakalamak mümkün olmadı. Uzaklaştı, gözden kayboldu. Ayşe hanım dağlara doğru koşuyor nereye gittiğini bilemeden gittikçe uzaklara gidiyordu. İyice yorulmuştu; ayaklarında adım atacak derman kalmamıştı. Yere uzandı, elinde yanık defter uyudu kaldı. 

Yan komşuları Ahmet bey ve Süleyman bey ikisi anlaştılar beraberce onu aramaya koyuldular. Önüne gelen kişilere ne tarafa gittiğini soruyorlardı? Çoğu kişiler dağa doğru koştuğunu söylediler. Beraberce dağda ormanlık alana doğru gittiler. Birbirimizden ayrılmayalım, sonra birbirimizi kaybedersek, “ Bizim için iyi olmaz!” diye anlaştılar. Biri sağ tarafa diğeri sol tarafa bakarak aramaya başladılar. Uzun bir süre aradılar, sonunda bir ağacın altında boylu boyunca uzanmış yatıyordu. İki ellerinin arasında yanık defter, sıkı sıkı tutup göğsüne bastırmış bir halde buldular. Uyandırdılar; gözlerini yarı açarak baktı tekrar yumdu, ayaklarının altı taşlardan dolayı çizikler vardı, yürüyecek hali kalmamıştı. İri yarı Ahmet bey sırtına aldı, yürümeye başladılar. Yorulunca Süleyman bey sırtına alıyordu. Bu durum Ahmet beyin evine kadar sürdü. İkiside taşımaktan çok yorulmuştu. Eve geldiler Ayşe hanım ayakta duramıyordu kanepeye yatırdılar. Ahmet beyin hanımı Tülay hanım yorgunluk çayı hazırladı, dördüde çaylarını yudumladılar. Süleyman bey:” Geç oldu ben gideyim hanım merak içindedir,” dedi. Evine doğru yol almaya koyuldu. Ahmet bey ve Sibel hanım: ”Ellemiyelim uyusun, derin uykuya daldı zaten,” dediler ve odalarına çekildiler.

Sabah Sibel hanım uyandı, Ayşe hanımın yanına geldi, uykusunda sayıklıyordu:” Yaşar’ım seni asla bırakmam, sen benimle yaşıyorsun, içimde ta şuramda kalbimin içindesin….” Uyandırmadı Ayşe hanımı. Mutfakta kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Ahmet bey, Sibel hanımla kahvaltı yaparken Ayşe hanım elinde defterle geldi yanlarına. Birbirlerine “günaydın” dedikten sonra, kahvaltılarına devam ettiler. Ahmet bey:” Sence sakıncası yoksa, defteri okuyabilir miyim?” Diye sordu.

Ahmet bey yanık defteri merakla eline aldı okumaya başladı:” Ben kendimi bildiğim bileli, annem Zehra, babam Nihat, abilerim: büyük abim Suat, küçük abim Fuat, ablam Nilüfer ile beraber büyüdüm. En güzel günlerimi canım ailem ile yaşadım. İlkokulu bitirdim. Başka bir okula göndermediler. Olsun en iyisini onlar bilirler. Annem ile ev işlerini beraberce yaptık. Ailemde herkes beni severdi. Bende onları çok severdim. Annem Zehra, hemen hergün beni yanına çağırır, dizine üstüne oturtur, kollarıyla beni sarar:” Benim küçük Ayşe’m, kadersiz kızım, meleğim,” derdi. Onsekiz yaşıma kadar bu böyle söylendi. Önceleri anlamazdım, sonraları birşeyler anlar oldum fakat bir anlam veremezdim, çünkü onlar benim ailem derdim. 

Babam: ”Bu gece hiç biriniz dışarıya gitmesin çok önemli bir konuda açıklama yapacağım,” dediğinde bir anlam verememiştim. Yemeklerimizi yedik, çaylarımızı içtik. 

Babam tam konuşmaya başlayınca, annem ağlamaya başladı. Abilerim ve ablam başlarını eğdiler, çok üzgün oldukları yüzlerinden anlaşılıyordu.  Babam beni yanına çağırdı, gittim babamın yanına oturdum:” Buyur babacığım, ne söyleyeceksiniz? Dedim ve can kulağıyla dinlemeye koyuldum.

Babam Nihat bey: ”Bak kızım, onsekiz yaşına girdin. Bazı gerçekleri bilmen gerek. Bize, sen bir aylık iken komşumuz Ayla hanım getirdi. Bize bir şey anlatmadı. Sadece senin kimsen yokmuş,” dedi. Devamla, “bunu daha önce söyleyebilirdik, çünkü çok küçüktün, anlayamayabilirsin diye söylemedik. Büyüdün herşeyi anlayabilecek yaştasın. Sen bizim öz kızımız değilsin,” dedi ve kısa bir baygınlık yaşadım. Kendime gelince:” Sizler benim ailemsiniz. Kabul edin veya etmeyin. Beni siz büyüttünüz, ben sizden başkasını bilmem. Beni evden kovmak mı istiyorsunuz? Eğer evden kovarsanız ben kötü yola düşerim, “ dedim.  Annem hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Annemin yanına gittim ve sıkıca sarıldım, bende ağlamaya başladım.  

Annem Zehra: ”Ne biçim söz öyle, sen benim küçük meleğimsin, seni ölürümde hiç bir yere bırakmam! Baban kötü birşey söylemek istemedi, sadece bazı şeyleri bilmeni istedi, benim kadersiz kızım,”dedi.

Onsekiz yaşına girdiğimde öğrendiğim gerçekleri ve sonrasında günlerim sıkıntılı geçmeye başladı. Abilerimin ve ablamın bana bakış açılarının değişmeye başladı gibi gelmeye başladı.

Babam Nihat bey, yine bir akşam topladı bize. Yemekler yenildi çaylar içildi. Yine benimle ilgili birşeylerin söyleneceğini anladım. Babamın yanına oturdum: ”Yine ne var baba?” Dedim. Babam koluyla omuzumdan tuttu, beni kendine yaklaştırdı:” Benim küçük kızım, seni benden istemeye gelecekler, Osman arkadaşımın bir oğlu varmış, ayaklarından özürlüymüş, ismi Yaşar’mış. Meslek okulundan mezunmuş, mesleği varmış, bir iş yerinde çalışıyormuş, evi varmış, kabul edersen seni onunla evlendireceğim,“ dedi. Babam hariç herkes ağlamaya başladık. Ben:” Babacığım sen nasıl istersen, senin isteklerin benim için emirdir, “ dedim. İnsan olgunlaştıkça bazı şeylerin farkına varabiliyor. Demek ki bu aile benden yavaş yavaş kurtulmaya çalışıyor. Şimdi ben direk olarak:” Benden kurtulmak mı istiyorsunuz?” Desem hemen: ”Olur mu öyle şey,” diyecekler.

Ne demek beni ayaklarından sakat biriyle evlendirmek? Dışardan gelip de sıcak yuvada da büyüsen, kan bağı olmadığı sürece elbette seni dışlayacaklar. Diye aklımdan geçirdim. Bende bundan sonra bütün sevgimi o özürlü çocuğa veririm, inşallah insan değerinden anlar, ömür boyu geçinip gideriz. Fakat bir çocuğum olursa; onlar gibi düşünmeyeceğim, diye geçirdim kalbimden.

Babamın bu konuşmasından sonra aile fertleri arasında soğukluk başladı;sanki benden bir an evvel kurtulmak istiyormuş gibi davranmaya başladılar. Her genç kızın hayali gelinlik giymektir. Bel kuşağını babasının bağlamasını ister, ağlaya ağlaya kapıdan çıkmak ister. Ben bunların hiç birini istemedim. Bir an evvel bu evden çıkıp gitmek, mutlu yuvama kavuşmak istedim. Babama:” Ben ne gelinlik giymek, ne nişan, ne düğün istemiyorum? Gelsinler senden istesinler, sende ver, nikâhtan gitmek istiyorum,” dedim. Babam bu sözlerime kızdı: ”Sen ne demek istiyorsun?” Diye bağırdı. O anda ben ve annem ağlamaya başladık. Ağlarken babama:” Bu benim tercihim,” dedim. Babam:” Oysa ben neler düşünmüştüm, tercihlerine karşı gelemem, yine de sen bilirsin,” dedi. 

Osman bey, iki gün sonra gece geldiler, uzun boylu, sarışın, yeşil gözleriyle bana baktı:” Kızımız çok güzelmiş“ dedi gür sesiyle. Kayın validem, kısa boylu, kumral, hanım hanımcık bir bayan, sesini çıkarmadan beyinin yanına oturdu Fatma hanım. Sessizce, orta boylu, kumral tenli, siyah saçlarını savurarak, koltuk deyneği ile yürüyerek gelen, Yaşar bey annesinin yanına oturdu:” Kullandığım değneğin lastiğinin altı toz olabilir, halınızı kirlettiğim için özür dilerim,” dedi, ince ve kibar sesiyle. Sesi öyle hoşuma gitti ki, bir an kendimi kaybettim sandım. Hal hatır sorduktan sonra, hoşbeş edildi, kahveler içildi. 

 Kayınpederim Osman Bey başladı konuşmaya: ”Nihat bey, sebebi ziyaretimiz belli, kızınız Ayşe’yi oğlumuz Yaşar’a, Allah’ın izni, peygamberin kavliyle istiyorum. Oğlum meslek okulundan mezun, özel bir şirkette çalışıyor, evinide aldı. Bir yuva kurmak istiyor,” dedi. 

Babam: ”Kızımıza bir soralım, ne der? Onun da fikrini almak gerekli,” dedi. Ben hemen ortaya atıldım; ”Baba ben hazırım, hemen evlenelim, beni Yaşar’a ver,” dedim. 

Babam kısa bir şaşkınlık geçirdi:” Olur mu öyle şey!,” diyebildi. 

Ben: ”Evlenmeye hazırım, yaşımda uygun, ben sadece nikâhtan gitmek istiyorum, sizlerce sakıncası yoksa haftaya nikâh yapalım. Ben gelinlik giymek istemiyorum,” dedim. Odada bulunan ben hariç herkeste kısa bir şaşkınlık yaşandı. 

Kayınpederim Osman: ”Sen nasıl istersen kızım, gönlünden ne geçiriyorsan öyle olsun,” dedi.

Annem Zehra başladı ağlamaya: ”Benim güzel kadersiz kızım, kuş olup uçacak mı? Beni yalnız mı bırakacak,” dedi.

Ben: ”Anne bende senin gibi yuva kurmaya gideceğim, bende senin gibi çocuklar yetiştireceğim, ve ben her şey de hep seni örnek aldım,” dedim.

Konuşmalar bitti, gece geç saat olmaya başladı, Osman bey ve tayfası, izin istediler ve evden ayrıldılar.  Babam kendi kendine: “ Allah Allah,” deyip durdu. Ben babamın yanına geldim:” Baba, gelenlerin yanında seni mahçup etmek istemedim, hemen ortaya atıldım, senden özür dilerim. Bende bir an evvel evleneyim, senin kucağına torununa vereyim, onunla oynarsınız,”dedim. Babam döndü bana sımsıkı sarıldı:” Benim küçük kızım, benimde kötü niyetim yok, oğlanın özürlü olması seni üzdüyse özür dilerim, ben tek oğlan çocukları olduğu için rahat edersin diye düşündüm, istemiyorsan yarın haber yollarım, bu isteme işi olmayacak diye,” dedi ve babamın ilk defa ağladığını gördüm.  Sonra herkes odasına dağıldı. 

Bir hafta içinde güzel bir elbise dikildi. Nikah kıyılacağı gün, sabahtan kuaförde saçlarım düzenlendi, uzunları kesildi, yıkandı, fön çekildi, bence öyle güzel oldum ki; her erkeğin rüyalarını süsleyen kız oldum. Nikâh bizim evimizde oldu. Yaşar beyde siyah takım elbise, beyaz gömlek üzerine kırmızı-beyaz kravat takmış, yanıma geldi. Yaşar bey beni görünce, önce şaşırdı sonra yutkundu yanıma yaklaştı:” Dünyanın en güzel kızısın,” dedi. Böyle söylemesi çok hoşuma gitti. Bende:” Sizde çok yakışıklı olmuşsun,” dedim. Davetliler geldiler, herkes bulduğu yere oturdu. Nikâh masasında yan yana oturduk. Babam benim sağıma, Yaşar’ın soluna babası oturdu. Nikâh memurunu beklemeye başladık, sağ olsun oda bize fazla bekletmedi, hemen geldi. Karşımıza oturdu, defterini açtı. Bizim sayfayı buldu. 

Nikâh memuru: ”İnşallah fazla bekletmemişimdir. Bu güzel günde bizlere yalnız bırakmadığınız için gelen davetlilere teşekkür ederim,” dedi. Ve devamla, “Nihat kızı Ayşe, hiçbir etki altında kalmadan, şahitlerin huzurunda Osman oğlu Yaşar’ı kocalığa kabul ediyor musun? Diye sordu. Bende sesimin çıkabildiği kadar:”Evet!” Dedim. Sen, Osman oğlu Yaşar, Nihat kızı Ayşe’yi hiçbir etki altında kalmadan karılığa kabul ediyor musun? Diye sordu. Oda sakince:”Evet,” dedi. İmzalarımızı attık, Nihat babam ve Osman babam şahitlik yerine imzalarını attı. 

Nikâh memuru: ”Belediye başkanının bana verdiği yetkiyle sizleri karı-koca ilan ediyorum, gelini öpebilirsin,” dedi. Yaşar benim alnımdan öptü. Ve memur tebrik etti tokalaştı ve gitti. Bizler teybimizdeki müzikle başladık oynamaya, geç vakitlere kadar oynadık, konuklarımız dağılmaya başladı. Beni büyüten ailemle tek tek sarıldım, kokularını içime çekerek vedalaştım, bende dahil olmak üzere hepimiz ağladık, hele Nihat babamın ağlayışı bir başkaydı. Bana tekrar tekrar sarılıp, kokladı.” Hiçbir şeyden korkma arkanda dev gibi baban var,” demesi beni hıçkırıklara boğdu. Osman babam, taksi tuttu. Ve yeni evimize geçtik. 

Günlerimiz mutluluk içinde geçiyordu, göz açıp kapayıncaya kadar bir yılımızı doldurduk; bu arada Yaşar’ıma büyük bir sevgi ve aşkla bağlandım. Benim kalbim kırılmasın diye ve bende onun kalbi kırılmasın diye büyük çaba harcadık. Değil onun kalbini kırmak bir dediğini iki etmezken, oda benim günümün mutluluk içinde geçmesi için elinden geleni yapıyordu. Espriliydi, anlattıkça onun yeşil gözlerini ve kibar konuşması benim aşık olmamı sağladı. Kocama aşık oldum. Onun özürlü olması beni daha çok kendine çekiyordu. Gün geçtikçe Yaşar’ıma deliler gibi aşık oldum. Hele bir tane erkek çocuğumuz oldu, kocama iki kat aşık oldum. Ben tam bir “Yaşar” hastası oldum. Çalışmaya gittiğinde onun dönüş saatini bekler, kapının zilini duyunca kapıyı açıp, ona kocaman sarılır, dudaklarına öpücük kondururdum. Yaşar, iş elbiselerini değiştirken ben çayı hazırlardım. Beraberce karşılıklı çaylarımızı yudumlarken, yeşil gözlerinde kaybederdim kendimi. Karşılıklı çay içmeyi çok severdik. Bazı zamanlar acaba abartıyor muyum? diye kendi kendime soruyordum..

Hayır; ben kocama bal gibi aşıktım. 

İki ailenin tek torunu Volkan, el bebek gül bebek büyüyordu. Hemen her gün, Nihat babam ve Osman babam torununu sevmeye onunla birlikte dakikalarca zaman geçiriyorlardı. Onlar torunuyla zaman geçirirken bende evin işleriyle uğraşıyordum. Bu mutlu günlerimiz fazla uzun sürmedi , kötü olaylar gelmeye başladımı arka arkaya gelir derler, tıpkısı bizim başımıza gelmeye başladı. Yaşlılığın verdiği durum itibariyle Osman babamın hereketleri kısıtlanmaya başladı. Torunuyla zaman geçirirken, Osman babamı torununa doyamadan kaybettik. Aradan  fazla zaman geçmeden, Osman babamın yokluğuna dayanamayan Fatma annemide kaybetmenin üzüntüsüyle, biz hayata tutunmaya devam ettik. Volkan beş yaşına geldiğinde Nihat babamı, kanser hastalığından dolayı yitirdik. Ayşe annem abilerimi ve ablamı evlendirdi. Onlarda ayrı şehirlerde oturuyorlardı. Ayşe annem, bir ay büyük oğlunun yanına, bir ay küçük oğlunun yanına, bir ay ablam Nilüfer’in yanında kalıyordu. Derken bir bir gün Ayşe annemin vefatını duydum. Benimle ne abilerim nede ablamla aramızda bir iletişim sağlayamadık, ailede herkes birbirinden kopmuştu. 

Yaşar’ımla çocuğumuzu büyüttük, üniversitede okudu. İnşaat mühendisi oldu. Volkan’ımla beş sene hep beraber yaşadık, onun varlığı bize yetiyordu. Bir gün anne ben hastaneye gidip kendimi kontrol ettireceğim diye gitti. Geldiğinde anneciğim hiç bir şeyim yokmuş dedi, bizde saf saf inandık, bir hafta sonra kanserden öldü. Ben ve Yaşar’ım günlerce kendimizden geçtik; öldük öldük dirildik. Yaşar’ım daha fazla evlat yokluğuna ve hasretine dayanamadı; Oğlundan bir ay sonra vefat etti. Allah kahretsin ki ben hâlâ yaşıyorum, ölmek nedir bilemedim. Yaşar’ımın ve oğlumun yokluğuna dayanımıyorum. Allahım benim de canımı alda Yaşar’ıma ve oğluma kavuşayım.

Ahmet bey, defterin son sayfasını okuduktan sonra defteri kapadı Ayşe hanıma uzattı:” Böyle hayat olmaz olsun,“ dedi ve gözyaşlarını akıtmaya başladı. Ayşe hanıma baktı:” Ayşe kardeş, seni çok iyi anlıyorum, bu evde istediğin kadar kalabilirsin, bundan sonra sen benim öz kardeşimsin, ” dedi.

Ayşe hanım: ”Çok sağ olun, sizden bir tek isteğim var; yarın bu evden çıkacağım bir daha beni ne olur aramayın ve sormayın, takip etmeyin, ben Yaşar’ıma ve oğluma kavuşmaya gideceğim,” dedi. Kararlı donuk bakışlıydı. Yavaş yavaş yerinden kalktı, ayakları çıplaktı, önce oda  kapısından sonra dış kapıdan ağır adımlarla çıktı. Sonra yarışmaya katılan sporcu gibi birdenbire koşmaya başladı, yakalamak ne mümkün. Ayşe hanımın göğsüne bastırdığı defterle uzaklara gitmesi, gözden kaybolması sonunda onu bir daha gören olmadı…. 

 

SON.

 

 

Bu makale 131 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz