Sakatların Kaderi Mi?

İlkay doğduğunda minicik bir erkek çocuktu. Uzun zamandır ailesinin oğlan ve kız çocukları hastalıktan ölüyordu. Hastanede bakılsa bile sonuçta ölüyordu, aile çaresizlik içerisinde kalıyor, bu olayları kadere bağlıyordu. Bir gün anne Hafize Hanım, namazını kıldıktan sonra:”Allah’ım bana bir oğlan çocuğu nasip et,” diye dua etmiş. Allah duasını kabul etmiş ki, nisan ayı içerisinde sarışın, sapasağlam bir oğlan çocukları olmuş. Çocukları bir buçuk yaşına kadar bakmışlar. Yaz mevsiminin ortalarına doğru çocuk ateşlar içerisinde yanıyormuş. Bulundukları ilçenin hastanesine müracaat etmişler. Çocuğu bakan doktor, “bunun derhal İzmir’e götürülmesi gerekli,” diye tavsiyede bulunmuş. İzmir’deki hastaneye götürülen çocuğu bakan doktor; yaptığı iğne sonucunda iki ayakları geçirdiği felç sonucunda ayaklarında gelişme olmamış, Altı yaşına kadar ayağa kalkamayan Tahir hep emeklemiş.

Baba Rasim gece bekçiliği yapıyormuş. Amirine çocuğunun durumunu anlatmış, aralarında para toplanmışlar. Bulunduğu ilçedeki özel Doktor:” Bu çocuğun derhal Ankara’ da bulunan Hacettepe hastanesinde tedavi edilmesi gerektiğini,” söylemiş. Babanın eline hocasının kartını vermiş. Baba Rasim:” Anne Hafize’ye, sen çocuğu al, Ankara’ daki hacettepe hastanesine götür, ben iki kız çocuklarla kalırım, aldığım aylıktan sana gönderirim,” demiş. Anne Hafize, biricik oğlu Tahir ile paraları yetmediği için, otobüs yerine, trenle Ankara’ya gitmişler. Saat on sularında hastaneye varmışlar. Hastahane çocuğu kabul etmemiş. Adeta hastaneden dışarı çıkarmışlar, anne ile oğlunu. Anne Hafize (yıl 1960), Tahir’i sırtına almış, haziran ayının Ankara sıcağında Türkiye Büyük Millet Meclisine doğru yol almaya başlamış, kanter içerisindeki Hafize hanımı gören Hollanda Ankara büyük elçisi görmüş, acımış ki:” şu bayanı arabaya alın,” demiş. Arabaya binen Hafize hanıma:” Nereye gideceğini tercüman aracıyla öğrenmişler. Büyük elçide oraya gidiyormuş, beraberce gitmişler. Hafize hanım doğruca büyük salona çıkmış, olanca gücü yettiğince bağırmaya başlamış:” ben Aydın’lıyım, benim çocuğuma hastane kabul etmiyor, tedavi etmiyorlar, diye, bağıra bağıra salonun ortasında kalabalığa doğru ilerlemeye başlamış. Toplulukta bulunan Adnan Menderesin büyük oğlu, Yüksel Menderes’ in dikkatini çekmiş:” şu kadın niçin bağırıyor, kadını buraya getirin, “ diye emir vermiş. Anne Hafize yorgunluktan, Tahir’i yere bırakmış, yerden Tahir’i alan görevli Hafize hanım ile milletvekilinin yanına varmış.

Yüksel Menderes:” Niçin bağırıyorsunuz hanımefendi?” sormuş.

Hafize hanım:”  Benim çocuğum sakat, tedavi olması gerekiyor. Bizi Hacettepe hastane kabul etmedi, dışarıya çıkardılar, benim çocuğum hiç yürüyemiyor, hep böyle sakatmı kalsın?” Deyince, doktorun verdiği elindeki kartı Yüksel beye göstermiş.

Yüksel bey odasına gitmiş:” Siz kim oluyorsunuz sakat olan bir çocuğa kabul etmiyorsunuz? Şimdi kadınla çocuğu derhal kabul ediyorsunuz, ne gerekiyorsa yapıyorsunuz, ücrette almıyorsunuz,” diyerek, telefonu kapattıktan sonra Hafize hanımın yanına geldi:” Hanımefendi çocukla beraber hastaneye gidiyorsunuz, ne gerekiyorsa yapılacak, ücret ödemiyorsunuz.” Dedikten sonra korumasına.” Bu aileyi al hacettepe hastanesine götür, kaydını yaptır, tedaviden bana haber etsinler,” diye emir verdikten sonra, Hafize hanım ile çocuğu hastaneye götürdü, hastane müdürü yanlarına geldi. Milletvekili yardımcısı:” beyefendi çok kızdı. Çocuğun durumundan haber vereceksiniz beyefendiye,” dedi ve kaydı yapıldı. Minik Tahir’e hemen yatak ayarlandı. Ortapedi bölüm doktorları muayene ettiler, doktorların ortak kararı:”Tahir’in derhal topuktan diz arkasına kadar açılıp, bakılması, gereken müdahalenin yapılmasını karar aldılar. Tahir çok zayıftı. Gerekli yemekler veriliyor, her gün üç kez iğne yapılıyordu.

O gün geldi çattı. Minik Tahir’i ameliyat masasına yatırdılar. Narkozcu:” Tahir sen kolonya seviyor musun? “ diye sorduktan sonra, kolonyayı koklayan çocuk, derin bir uykuya daldı. Gereken yapılmıştı, Bel hizasına değin alçıya almışlardı. Zaman ilerledikçe Küçük Tahir’in ayaklarında azda olsa iyileşme belirtileri olmaya başladı. Bütün bu işler altı ay sürmüştü. En sonunda İstanbul’da Teknik üniversitesinde ayaklık yapılması için, ölçümler yapıldı. Hafize hanım ve Tahir, ellerinde ölçü ve şekili çizilmiş raporlar ile beraber, Ankara’dan evlerine geldiler. Rasim beyin ve kızlarının yüzleri gülüyordu. Çünkü kardeşleri iyileşecekti. Yıl 1960’ da Adnan bey ve arkadaşları tutuklandılar. Rasim Bey:” Hanım şu an ortalık çok karışık, İstanbul’a gitme, orada başına bir şey gelir,” deyince gidilmekten vazgeçildi. Küçük Tahir’e iki tane küçük koltuk değneği yapıldı. Bir ömür boyu sakat kalmasına karar verildi.

Sakatlık kadermidir? Doğuştan da sakat kalınabiliyor, sonradan da kaza sonucu sakat olunabiliyor. Sağlam kişiler sakın özürlü kişileri basit, zavallı, muhtaç birileri gibi görmeyelim. Onlarında kişilikleri gururu, şerefi, onuru var. Sakat kişiler bir şekilde aileleri tarafından bakılıyor, ailesi olmayanlar ise kendi gayretleriyle yaşamaya çalışıyorlar, büyüdükçe kendi gayretleriyle evleniyorlar. Okuyabilenler, meslek sahibi olabiliyorlar, meslekleri olanlar geçimlerini karşılayabiliyorlar. Mesleği olmayanlar ise ailelerinin desteği ile hayatlarını devam ettirebiliyorlar.

Sakatlık çeşitli şekilde oluşabiliyor. Örneğin vücudunun çeşitli yerlerinden olabilir; Ayaklardan, kollardan; doğuştan şekil bozukluğu, kafa yapısı büyük veya küçük olabiliyor. Doğuştan kafatası içinde beyinde oluşabilen hastalıklar ve sakatlıklar. Örneğin mongol, zekâ geriliği, kendini yeteri kadar idare edemiyenler. Okula hiç gidemeyenler. Bu gibi sakatların belirli bir yaşa gelip de evlenen veya evlenemeyenler. O ailelerin birinde sakat biri varsa o kişiye bakmak ve ilerisini düşünmek mecburiyetinde değil midir?

Örneğin ben, kendi gayretimle, mesleğimin ekmeğini yiyerek hayatımı devam ettirebildim.  Hiçbir kişi yardım etmedi. Kendimi bildim bileli ayaklarından sakat (topal) biriyim. Büyüklerimiz beynimizi öyle güzel yıkıyorlar ki: sakat sakatla evlenmeli, çünkü sakatın halinden sakat anlar. Gençken bu zor durumlar aşılabilir. Yaş ilerledikçe sorunlar o zaman başlıyor. Hele aile fertlerinden biri yoksa bu zorluklar daha da artıyor. Anne veya baba öldüğünde, evlendirdiği kızı veya oğlu; iki kişinin bakım zorluğunu düşünebiliyor musunuz? Onlarında yaşları da ilerliyor, onlarında haretlerinde yaşamı gereği azalma oluyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar ÖRKELİ - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Söke Ekspres Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Söke Ekspres Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Söke Ekspres Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Söke Ekspres Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.